Burada da anahtar kelimemiz, “Mütekebbir”…

Anahtar kelimemize geldik. Hatırlayın, “İyyâKE na’budu” kısmını işlerken de anahtar kelime “Mütekebbir” idi. Anahtar kelimeye gelip demiştik ki; ancak mütekebbir olanlar “İyyâKE na’budu” demezler, yani Allah’a kulluk etmezler, kulluk yapmayı tercih etmezler. Yine aynı. “İyyâKE nesta’iyn” kısmında da bu âyet bize aynı anahtar kelimeyi verdi: Rabbiniz dedi ki, bana duâ edin size icabet edeyim. Muhakkak ki bana kulluk yapmaya (İyyâKE na’budu) ve duaya (iyyâKE nesta’iyn) uzak durmaya çalışanlar, “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”den uzak durmaya çalışanlar, bana kulluk yapma ve bana dua etme hususunda müstekbir davrananlar cehenneme gireceklerdir. Müstekbir davrananlar Allah’a karşı “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyenlerdir. Allah’a kulluk yapma açısında ve Allah’tan isteme açısında, yani “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” derken, eğer onlar “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyorlarsa boyun bükmüş ve küçülmüş olarak cehenneme gireceklerdir. Mânâyı genişletmek için sonucu özetleyelim: “İyyâKE na’budu” demeyenler mütekebbir olanlardı. Yine aynı sonuca ulaştık, “İyyâKE nesta’iyn” demeyenler de mütekebbir olanlardır. Söyleseler de kabul görmeyecek olanlar da mütekebbir olanlardandır. Yani eğer kişi mütekebbir olarak bunu söylüyorsa kabul edilmeyecektir.

Bu geldiğimiz noktada hem tanıdık, hem anladık hem de bir anahtar kelimeye ulaştık; mütekebbir! Mütekebbir kelimesini daha anlamaya gayret edeceğiz. Bir müslüman için Kur’ân’da bulunan belki de birinci sırada önemli anahtar kelime odur. Ama göreceğiz, hiç anlaşılamamıştır, hem de hiçbir dilde! Mütekebbir bu kadar anahtar bir kelime.

Paylaştıklarımızı lütfen “doğru mu değil mi?” diyerek okuyun ve öyle tasdik edin ki bilgi sizin olsun. Yani doğru mânâda eleştirerek okuyun inşâAllah.

Mütekebbir kelimesi kibirli insan diye çevrilmiş ve kibir suç gibi anlatılmıştır, kibir suç zannedilmiştir. Oysa Mütekebbir Allah’tır. Eğer kibir suç olursa, kötü bir şey olursa Allah’ın bir vasfı yüzünden O’na kötü bir vasıf yüklemiş oluruz. Mütekebbir kelimesi, kibir kelimesi kötü bir şey değildir, yüce bir şeydir, çok yücedir. Eğer siz onu kibirli insan diye çevirir, anlar, sonra da “normal yaşantıda birbirlerine kibirli davrananlar” diye meâllendirirseniz onu hiç anlayamazsınız. Âyetlerde öyle yerler var ki orada mütekebbirlikle sizin Allah ile ilişkileriniz anlatılmıştır, o âyetleri göreceğiz. Bu yüzden, mütekebbiri anlayabilmek için birincil mütekebbir, ikincil mütekebbir diye ayıracağız. Çünkü bazı âyetlerde mütekebbirlikle yaşadığınız ortam değil doğrudan Allah ilişkilendirilmiştir, yani siz ve Allah! O âyetler meâllerde ve tefsirlerde şöyle geçiyor: Mütekebbir Allah’a karşı büyüklük taslayan, Allah’a karşı kibir taslayan, Allah’a karşı büyüklenendir yazılıyor. Eğer âyette Allah ve insan varsa böyle yazılıyor. Eğer insanlar varsa o zaman “Birbirlerine kibirli davranan” yazılıyor. Şimdi lütfen söyleyin, Allah’a nasıl büyüklük taslanır? Mümkün mü ya, mümkün mü? İnsanlar birbirine büyüklük taslayabilirler, yanlış düşüncede olanlar “Benim şunum senden üstün. Ben senden güzelim, senden iyi düşünüyorum, senden zenginim” diyerek birbirine büyüklük taslayabilir. Büyüklük taslayanın mutlaka diğerine göre fazla bir şeyi vardır. Peki, Allah’a büyüklük taslayanın Allah’tan fazla neyi var? O zaman böyle meâl olabilir mi? Kişi bu meâli okuyor ve “Allah’a büyüklük taslamak doğru değilmiş” diyor. İstiyorsan tasla, nasıl taslayacaksın? Allah’a karşı nasıl büyüklük taslanır? Birisi Allah’a “VAR” demişse nasıl O’na büyüklenebilir? Biliyor ki O Allah, kendisi insan, “Ben senden büyüğüm, ben senden güçlüyüm” diyebilir mi? O zaman Allah’a büyüklenmek olamaz. Âyetteki Mütekebbir’i böyle meâllendirirseniz bu anahtar kelimeyi hayatta anlayamazsınız ve kullanamazsınız. Yani onunla bir yeri açamazsınız. Hâlbuki bu bize ahiret kapısını, cennet kapısını açacak bir anahtardır.

Mütekebbir için bu uyarı yapılıyor, mütekebbir davranmayan ise övülüyor. Âyette Mütekebbir geçiyorsa, bunun meâli biraz tasavvufî yazılmaya çalışılıyorsa, “Benliğiyle yapan, Allah’a benliğiyle iş yapan, Allah’a benliğiyle karşı çıkan” şeklinde yazılıyor ki bir mânâsı yok. Benlikle Allah’a nasıl karşı çıkıyor? Benlikle iş nasıl yapılmaz? Efendimiz (SAV) hayatta hiç “Ben” demedi mi, o kelimeyi hiç kullanmadı mı? Dört halife ve eşleri, O’na bu kadar yakın olanlar “Ben” demediler mi? Tam aksine “BEN” kelimesi bize verilmiş o kadar şerefli bir hediyedir ki onu sevmek lazım.

Tefsir veya meâl tasavvufî değil de normalse mütekebbir olmayanlar “Allah’a karşı alçak gönüllü olanlar” diye açıklanır. Allah’a karşı nasıl alçak gönüllü olursun? Senin ne haddine? Varlıklı birisi yoksulların yanında onlara hoş davranırsa “Ne kadar alçak gönüllü” denir. Allah’a karşı alçak gönüllü davranmanız için O’ndan yüksek olmanız lazım. Hiç olur mu? Böyle olmadığını sıkı sıkı öğrenmek zorundayız. Bu âyetlerin orijinallerine bakın ama doğrusunu mutlaka öğrenin. Doğru mânâyı öğrenmek, bilmek, elimizdekileri düzeltmek gibi bir gayrete girmek lazım.

Mütekebbir Allah’ın vasfıdır ve kendisine “BEN” diyendir. Ama hakkı olarak! O “Müstakilen VAR ve Muhtar” halinin ifadesi için hakkı olarak “BEN” der. O “BEN” kelimesinden bilirsin ki onun sahibi “Müstakilen VAR ve Muhtar”dır. Dolayısıyla, Kur’ân’ın “Mütekebbir” diyerek kınadıkları kendi adlarına “BEN” diyenlerdir. Kur’ân’da kınanan şey “BEN” kelimesini kullanmak değildir, bunun iyi anlaşılması lazım. Yanlış tasavvufî öğretilere bakarak insanlar bu yüzden “BEN” demiyorlar. Ne fark eder ki, gizli özne var! “Ben geldim” deme de “geldim” de, ne fark eder? “Geldi” dersen olmaz, “Kim geldi?” diye sorarlar. Mecburen “Geldim” diyeceksin, orada da gizli özne var. Öyle bir saçmalık olur mu?

Mesele BEN kelimesi değildir. Şöyle ki: “BEN” kelimesini bir etiket olarak düşünürseniz, bir kişi “Müstakilen VAR ve Muhtar” olduğunu ilan eder, bu iddiada bulunur ve onu da tanıtmak için “BEN” etiketini yapıştırırsa bu kişi mütekebbir olur. Çünkü Allah’ı taklit etti!

Mütekebbir olan Allah’ı hak etmediği bir şekilde sahtekâr olarak taklit ediyor. Kendisine ait olmayan bir hesaptan karşılıksız veya karşılıklı da olsa sahte çek yazıyor, haksızlık yapıyor, haddi aşıyor. Bu haliyle o kişi “BEN” sahibine, “BEN”in sahibine isyan etti, asi oldu demektir. Yanlış olan işte bu etikettir, mütekebbirin mânâsı değildir. Allah’ın yerine mütekebbir gözükmek yanlıştır. Dolayısıyla, biz Allah adına “BEN” deriz. Halifetullah böyle “BEN” der. Ona Allah “Benim vekilim, halifem” diyor. “BEN” bizim vasfımız değildir, Allah bize “BEN” deme yetkisi vererek “Kendini bil” demiştir. Kendinizi bildiğiniz o hal için “Sana yetki verdim, benim adıma kendini takdim et, BEN de” demiştir. Bu işin başlangıç çizgisidir, kişi seyri süluk’a buradan başlar. Bir cümleyle söyleyelim, çünkü o taraflara hiç girmiyoruz; sonra seyr-i sülûku içerisinde öğrenir ki ne olursa olsun “BEN” diyen O’ymuş. İnananda da inanmayanda da! Biz zannediyoruz ki yalnızca seyr-i sülukta ilerleyende böyle. Hâyır, mütekebbirliğini ilan edende de, etmeyende de öyle! Ama bu son bilgidir, başlangıç bilgisi değildir. Bu yola kişi buradan başlarsa amel çıkaramaz, seyr-i süluk yapamaz, yani hastalığını tedavi edemez.

Öyleyse mütekebbir olan kişi kendi adına “BEN” diyendir. “Ben mütekebbir değilim, o Allah’ın vasfıdır” diyen kişi ise Allah adına “BEN” diyendir.

Anladık ki iş “BEN” kelimesiyle ilgili değil ve kibir kötü bir şey değil. Bu ön bilgiden sonra konuyu farklı bir tekrarla devam ettireceğiz. İş algı işi olduğu için ve dışarı çıktığımız zamanki hayat tersine bir algıyla çalışacağı için tekrarlarımız önemlidir, farklı farklı cümlelerimiz önemlidir. İdrakımız dışarıda bozulmasın diye çok tekrar gerekiyor.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından