“Sabır ve salât ile yardım isteyin. Muhakkak ki; bu, huşû’ edenlerden başkasına ağır gelir.”

Dua ederken ki halimiz önemlidir. Halimizi onarabilmek için yine Kur’ân’dan ilgili âyetlerle ders yapalım.

“De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim size önem vermez..” (Furkân-77)

“Ey îman edenler, sabır ve salât ile yardım dileyin. Muhakkak ki; Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara-153)

Kur’ân’ın bize tavsiye ettiği “SABIR”;

Özellikle Asr Sûresi’nde “Onlar Hakkı ve sabrı tavsiye ederler” âyetinden öğrendiğimiz sabır, dünya hayatında kullandığımız ve birbirimize tavsiye ettiğimiz sabır değildir. Yani tahammül içeren, tahammül derecesini ölçen bir sabır anlayışı değildir. Sabır, Allah’ın hükmünü bekleme sürecidir. Bir konuda talepte bulunduysanız âyet diyor ki, sabır ve salât ile yardım dileyin. Yani salât ile dualarınızı yapın, Allah’ın hükmü size ulaşıncaya kadar istikametinizi bozmayın, umudunuzu kaybetmeyin, bekleyin. Çünkü size en uygun zamanda sizin için en uygun neyse onu Rabbiniz size verecektir. Bu umutla, size verilen bu emniyetle, bu rahatlıkla bekleyin. Sabır, Allah size acılar verecek, onlara dayanın demek değildir. Allah kuluna acı vermez. O olayı acı hale getiren -kesret cümlesiyle söyleyelim- insanın dûniHİ algı ve zann’larıdır. Onun için âyetlerdeki sabrı Allah’ın hükmünü beklemek olarak mânâlandırmalı, Allah’ın hükmünü beklemenin Allah katında önemli, makbul bir ibadet olduğunu bilmemiz gerekir. Çünkü âyetlerde göreceğiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. “Allah sabredenlerle beraberdir”i eğer, esfele sâfiliyn dünyada, yanlış döngü içerisinde, yanlış olaylara tahammül edenlerle Allah beraberdir zannedersek yanılırız. Onları kendi haline bırakmıştır, onlarla beraberlik olmaz. Allah, kendisinden istemiş olanlarla, “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” diyenlerle, Allah’ın hükmünü bekleyenlerle beraberdir. Sabreden, edebli bir şekilde istikametini, îmanını ve amelini bozmaksızın Allah’ın merhametinden ve vereceğinden umudunu kesmeksizin bekleyendir.

“…Korkarak ve umarak O’na duâ edin…” (A’râf-56)

Ayetlerin gösterdiği tanımlarla bir hal çizmeye, kendimizi bir hâle sokmaya çalışıyoruz. Buyruldu ki; korkarak ve umarak O’na duâ edin. Korku ve umudu daha önce çok paylaştık, ilgili yerlerden bakabilirsiniz. Ama korkarak ve umarak O’na duâ edin.

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin…” (A’râf 55)

“Sabır ve salât ile yardım isteyin. Muhakkak ki; bu, huşû’ edenlerden başkasına ağır gelir.” (Bakara-45)

“Huşû edenlerden başkasına bu tarif ağır gelir.” Ağır gelen şey nedir? Sabır ve salâtla yardım istemek! Allah’a karşı huşû edenlerden değilse bu ona ağır gelir.

“Gerçekten (şu) mü’minler kurtulmuştur: Onlar ki, salâtlarında huşû’dadırlar.” (Mü’minûn; 1, 2)

Aslında, yukarıdan başlayarak okuduğumuz duâları salât, salâtları da duâ olarak birleştirmek lazım.

Salât için ne tarif ediliyorsa duâ için o hal geçerlidir, duâ için ne tarif ediliyorsa salât için geçerlidir. Çünkü salât şekillendirilmiş disiplinli bir duâdır.

Dolayısıyla aynı davranış biçimi salatta da geçerlidir. Korkarak ve umarak duâ edin; yani korkarak ve umarak salât ikame edin.

“O huşû edenler, Rablerine mülâki olacaklarını gayet iyi bilirler. Ve (bilirler ki) onlar kesinlikle O’na rücû edecekler.” (Bakara-46)

Huşû’yu biraz anlamaya çalışalım;

O çok anlaşılmış bir kelime değildir, anlaşılmış bir davranış biçimi değildir. Oysa müslüman için çok önemlidir. Mü’minûn 1-2 “Gerçekten şu mü’minler kurtulmuştur” diyor. Kesinlik var. Neden? Çünkü “Onlar salâtlarında huşûdadırlar.” Kurtuluş için çok kısa tarifler ararsanız, yanına başka şartlar gelmemiş böyle çok kısa tarifler vardır: Salâtlarında huşûdadırlar, böyle olanlar kurtulmuştur. Bu kadar. O zaman huşûyu bilmek lazım, huşûya ulaşabilmek için gayret etmek lazım. Ulaşmak için de zihnimizde huşûyu iyi tanımlamak lazım.

Salâtta huşûda olmak nedir? Dünya işlerinden sıyrılmak, onları düşünmemek veya samimi olmak değildir. Huşû kelimesi yalnızca salât için, yalnızca duâ için kullanılan bir kelime değildir. Normal hayattaki fiillerimizde de vardır, hiç sormadan orada huşûyu biliriz. Ama iş Allah’la ilgili olunca “Ne yapacağız?” diye şaşırırız, sürekli yaptığımız, bildiğimiz şeyleri orada şaşırırız. Huşû bir sûretin adıdır, huşû bir surettir, özel hale gelmiş bir sûretin ismidir. Sûret şekil demektir.

Huşû bir şekildir, düşüncelerinizi bir yere atmak, bir konuda samimi olmak gibi şeyler değildir. Onlar da lazımdır ama huşû öyle tarif edilmez. Onu önce normal hayatımıza göre tarif edelim, anlamak daha kolaylaşacaktır. Huşû insanın yaptığı işe bürünmesiyle oluşur. Yaptığı işe öyle bürünür ki siz onu değil işi görürsünüz. Bir gösteri seyrediyorsunuz, “İşini ne kadar huşû içinde yapıyor” diyorsunuz. Bir müzik enstrümanı çalanı dinliyorsunuz diyelim, “Ne kadar huşûyla çaldı, huşûyla dinledik” oluyorsun. Bu huşûda şaşırmıyorsun ama namazda “Huşû nasıl olur?” diyorsun. Dünya işlerini zaten hep huşûyla yapıyorsunuz. İşte onu hicret ettireceksin; bunları dûniHİ’den Billâhi’ye göç ettireceksin. Onun asıl yeri Allah’ın olduğu, Allah’ın anıldığı yerdir. Allah’ın vasıflarını Allah’ın anılmadığı yerde bırakamazsın, onları taşıyacaksın.

Huşû bir surettir ve öyle bir şeydir ki kişi onu bir işle birlikte, o işi yaparken oluşturur, işin ahengi bir şekil oluşturur. O işi yapan kişiyi görmezsiniz, yalnız o şekli görürsünüz. Çeşitli gösterilerin jüri üyeleri, imtihan edenleri, not verenleri varsa onlar o surete not verirler. Onu başarırsa, “Bu sanatı, bu hareketi başardı” diye iyi bir not verir. O jüri, kişiyi o işin içinde ne kadar görürse “Yapamadın, kendini veremedin” der. Bir işi ahenkle yapanın bilmeden yaptığı şey o işin huşûsunu oluşturmaktır, yani işin sûretini oluşturmaktır. Buradan anladığımız mânâyı konumuza getirecek olursak, Billâhi anlamla öyle meşgul olacaksın ki senin meşguliyetinden bir suret oluşacak. Takvâ elbisesi demiştik ya, meşguliyetinden bir suret oluşacak, işte o suret huşudur. “Ben bir suret oluşturacağım” demekle onu yapamazsınız. Onu yapabilmek için kendinizi disiplinize etmeniz lazım. Dünya işiyle ilgili ne yapılırsa hepsinin kendine ait bir disiplinize formatı yok mu? Bu iş için de kendinizi disiplinize etmeniz lazım. Genellikle fark şudur, dünya ile ilgili olan işlerin disipline olmasında materyal “beden”dir, Allah’ın razı olacağı işlerde, onların disipline olmasında materyal “kalb”tir, “kalıp”tır.

Huşûyu bir de salât, duâ ve oruç için düşünelim. Çünkü âyetlerden öyle gördük; onlar huşû ile dua ederler, salâtta huşû içindedirler, huşû ile salât ikâme ederler. İşte onlar gerçekten kurtulmuştur. Bu saydıklarımız Rabbinden huşû duymayanlara zor gelir, ağır gelir, yani bu sûreti oluşturamayanlara ağır gelir. Ağır gelen bu sûreti oluşturmaktır. Bu sûreti oluşturmak onlara ağır gelir. Benim dünya işi ile ilgili bir yeteneğim yoksa, gösteride çıkıp o işi yapsam onun huşusunu oluşturmak bana ağır gelir. “Onlara bu iş ağır gelir” demek budur. Kişi tembel, üstüne ağırlık çöküyor demek değildir. Kişi o sûreti oluşturamıyor, o sûreti oluşturmak ona ağır geliyor. İşi îman konusuna getirirseniz, dünyaya ait bir sûreti oluşturmak bana zül gelir. Dolayısıyla, Allah’la ilgili bir sûreti oluşturmak da inkârcıya zül gelir, o yüzden ağır gelir.

Buraya katkı sağlayacak basit bir örnek vereyim. Bir ilaç var, insanlar için faydalı ama elde edilme yolu yalnızca domuzlar, o madde yalnızca domuzdan elde ediliyor. Bilimsel davranan ülkelerin, doktorların o ilaçla ilgili uyarıları vardır, “Domuz etine alerjisi olanlar bu ilacı almasın” diye uyarır. Aynı şeyi müslüman bir ülkedeki doktorlara soruyorsun. Diyor ki, bu sağlık işi, ne fark eder. Alerji gibi bir şey bile düşünmüyor, yeter ki işi Allah’a ters yap. Buna gayret ediyor, Allah’la hep savaş halinde. “Kullansan ne olacak? Ne kadar şöyle düşünüyorsun böyle düşünüyorsun” diye senin hassasiyetini, titizliliğini -anlamıyor demeyelim, öyle iyi anlıyor ki- bozmaya çalışır. Aynı konu gündeme bir de şöyle gelir, benzer ilaçlar vejetaryenler için yalnız bitkilerden elde edilerek de üretilir, “Bunu vegan ve vejetaryen olanlar kullanabilir” diye üstüne not düşerler. Kapsülü dâhil herşeyi bitkiseldir, içinde hiç hayvanla ilgili bir şey yoktur. Bırakın domuzu, hayvanla ilgili bir şey yoktur. Aynı doktor, vejetaryen olan bir hastasına, hayvanla ilgili bir şeyler yemiyor kullanmıyor diye saygı duyar, önemser, onun o halini kutsar ve “Çok güzel, mâdem öyle sen bunu kullan” der. Ama siz hassasiyetinizi Allah’la ilişkilendirirseniz sizi kötü ilan eder. Fark ettiniz mi? Allah’a karşı böyle bir hainlik, böyle ihanet var, aynı prensibini o kulvarda kullanmıyor! İşte huşûda bu çok önemlidir. Bu yüzden, ona Allah’la ilgili bir olayın sûreti ağır gelir, zül gelir. Bırakın o sûreti yapmasını, teklifi bile zül gelir. Bakara Sûresi 45. âyet diyor ki, sabır ve salât ile yardım istemek, huşû edenlerden başkasına ağır gelir, onlara zül gelir. Aslında âyet onlar üzerinden bize diyor ki; siz huşûyu öğrenin. Öyleyse huşûyu öğrenelim.

Huşû bir surettir;

Öyleyse salâtta, duâda ve oruçta bu sûreti önemsemeliyiz, özellikle önce bunlarda. Çünkü özellikle salât, bizim kurmaya ve sürdürülebilir yapmaya çalışacağımız hayat tarzının direğidir. Tehlikeli bir ormanda, içinde emniyette yaşadığınız bir çadır düşünün. O büyük çadırı tutan, taşıyan o direk çökerse ne olur? Çadırınız ne kadar iyi olursa olsun onsuz bir işe yaramaz, çadır gider. İşte o direk o çadır için ne ise mü’min için de salât odur. Mü’min için salât, inandığı Âmentü Billâhi’ye uygun hayat tarzının direğidir. Dolayısıyla oradaki huşû çok önemlidir.

Huşû için ön şart Allah korkusudur;

Allah korkusunu öğrenmemiz lazım. Yapamıyorsak sahibine sığınıp; “Allahım hakkıyla SENden korkmayı bana öğret” dememiz lazım. Bunu size dünyada birisi gösteremez, öğretemez. O korku dünya kurallarıyla bildiğiniz korkulardan değildir, huşû için korku kelimesini kullanıyoruz diye onu dünya korkularıyla ilişkilendirmeyin. O büyük bir emniyet, büyük bir güven yeridir. O öyle bir korku halidir ki o korkunun her yeri muhabbettir, huzurdur. O korkuyu tadanlar onu kaybetmekten korkarlar. Dünya ile ilgili bir korkunuz olduğunda doktorlara gider, o korkudan kurtulmaya çalışırsınız, kurtulursanız rahatlarsınız. Eğer siz Allah korkusunun ne olduğunu anlar, biraz yaşar da sonra onu yaşayamazsanız huzursuz olursunuz, “Allahım ben SENden ne güzel korkmuştum, huzurluydum, onu hissedemiyorum” dersiniz. Bu kadar farklıdır. O yüzden, huşûya dünya korkularının mânâsıyla bakmak insanı ondan mahrum bırakır. Huşûnun içerisinde bir yan budur; Allah korkusu.

Huşunun bir önemli boyutu da muhabbettir;

Allah’a muhabbeti öğrenmemiz ve Allah’la muhabbet etmemiz lazım. Dünyadaki hiçbir şeye muhabbetimiz O’na olandan fazla olmamalıdır. Öyle bir muhabbet varsa, o düzeltmemiz gereken bir şey olduğunu gösterir. Allah’a muhabbet öyle olmalıdır. Ama bütün bunlar “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” şemsiyesi altında olursa doğru olur. Ve bunların hepsini etkileyen önemli bir şey huzurdur.

Huşûdaki anahtar kelime huzurdur;

Eğer yaptığınızda huzur bulmuyorsanız bu saydıklarımız huşûya katkı sağlayamaz. Dünya işlerinde de, dünya işlerine ait huşû suretlerinde de sûreti sağlayan huzurdur. Dünya ile ilgili bir konuda huşûyu suretlendirmiş ama o adına huşû demeyen, başarmış ve takdir almış birisini dinleyin, “Ben ancak böyle yaşadığımı hissediyorum, bunun dışında kendimi yok sanıyorum, böyle olunca ağrılarım sızılarım geçiyor, bunu bırakıp eve gidince her yerim ağrıyor” dediğini duyarsınız. Öyle bir huzur yakalamış. Buradan ileri çıkarak uzak doğu felsefeleri çeşitli meditasyonlar üretmişlerdir. Doğru bilgilerdir, kim elini uzatırsa ondan yararlanır. Ama hep ne dedik? Süreç ve sonucu önemlidir. “Ben şu meditasyonda huzur buluyorum” diyebilirsin ama o huzur arabasıyla ancak cehenneme gidersin. Cehennemde onlara da yer var. Dolayısıyla, işi süreç ve sonuç bakımından incelediğinizde karşınıza bu çıkar; nede ve nerede huzur bulmam gerekir? Bu öyle çok önemlidir ki. Çünkü biz esfele sâfiliyn yapıyla hep cehennemlik olaylarda huzur bulmaya ayarlanmışız, dalga ayarımız cehennemlik konularda huzur bulacak şekilde, dünyaya öyle başlamışız. Kur’ân onun için, “İnsan zayıf yaratıldı, insan nankör yaratıldı, insan aceleci yaratıldı” diyor, bu ayar sebebiyle! O zaman, ben nasıl doğru huzuru öğrenirim ve doğru huzur bulurum, onu incelemek araştırmak görevimizdir. Allah’ın âyetlerde bize önerdiği huşûda Allah’la ilgili huzur vardır. Öyleyse nerede huzurlu olduğumuzu incelemeliyiz. Salât ikame ediyorsunuz, bir türlü huzur yakalanmıyor, bitince huzur geliyor, başka konularda kendinizi daha huzurlu buluyorsunuz. Normaldir. Bir hasta doktora diyor ki, bu hastalık yüzünden midem şöyle bulanıyor, başım şöyle dönüyor, dengem bozuk. Doktor ona der ki; normal, çünkü hastasın, bu hastalık böyle yapar. Esfele Sâfiliyn’in bir hastalık olduğunu anlayalım. O bir hastalığın, kalp hastalığının ismidir. Bu hastalıkta salât konusundaki o hal normaldir. Nasıl başının tutması, midesinin bulanıyor olması o hasta için normalse, senin “Ben şu şu işlerdeki huzuru namazda bulamıyorum” demen de normaldir. Çünkü hastasın! O zaman tedavisine bak, gayret et, önemse. Hastalıktan kurtulmak istiyorsan bu belirtiyi önemse. Bütün mesele önce onu kabul etmektir. Kabul edersen mücadele edersin. Hastalığı kabul etmezsen mücadele edemezsin.

Huşûda huzur çok önemlidir, huzuru nasıl bulabileceğimiz çok önemlidir. İzahta çok zorlanıyorum, kişinin dünya ve ahiret hayatı için en önemli noktalardan birisi bu huzurdur. Âyetler bizi uyarıyor; insanların kalbleri ancak Allah zikriyle mutmain olur, huzur bulur. Bir ipucu. Ama bu “Allah, Allah, Allah” demekle olacak değildir. Oradaki zikir, “Sen istediğin gibi yaşa, sonra da bunları tesbihle çek, o zaman huzur olur” demek değildir. Böyle anlamak büyük bir aldanmadır, öyle huzur gelmez. Kişi onu kaç yıl yaparsa yapsın varacağı sonuç şudur: “Şu kadar yıl bu işleri yaptım, hiçbir şey elde edemedim.” Elde edeceği sonuç budur. Ama onu bir kere doğru söylerse olur. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki; onu bir kere doğru söylersen yeter, bir kere. Yanlış söylüyorsan yanlışın sayısı işine yarar mı? “Şu kadar yanlış yaptı, öyleyse doğru sayalım” diye bir şey yok ki. Tam tersine dünya sistemlerinde üç yanlış bir doğruyu götürüyor. Yanlış ama kabul edelim denmez. Fakat doğruyu bir kere yapan kazanır. Âyet ve hadislerde doğruyu bir kere yaparsan kazanırsının uyarıları vardır.

Kişinin; öldüğü zaman ne kadar yalnız olabileceğini iyi idrak edebilmesi lazım, ona o zaman lazım olacak şeyin kalblerin ancak Allah zikriyle bulduğu huzur olduğunu bilmesi lazım. Bu huzuru dünyada yakalayan o huzurla ölür. Dünyayla ilgili huzurlarla meşgul olan ise o huzurun kaybının azabıyla ölür, bu kesin.

Kur’ân’ın bize “huşû” diye içinde huzur önerdiği öyle bir şeydir ki füzenin uzaya çıkabilmesi için yapılırken nasıl yerçekimini yenecek şekilde tasarlanması lazımsa, öldükten sonra yaşayacak olanın o yere gidebilmesi için onu yükseltecek şey de bu huzurdur. Bunun zıddıdır ki, onu yere bağlar, arzdan ayrılamaz. O da ızdıraptır, Allah muhafaza etsin. Öyleyse buradaki önemli bir nokta huzurdur. Bahsettiğimiz bu huzur esma zikrullahında da çok önemlidir. Oturup önce bu huzuru tanımak, sonra o huzuru kontrol etmek, yani onu sürekli yapıncaya kadar hiç değilse “Onu ne kadar yaşıyorum?” diye bakmak, o süre içerisinde zikrullahla meşgul olmak daha faydalıdır. O huzur gittikten sonra tesbihle meşgul olmak iş değil, mesele o huzuru yakalamaktır, yeniden onu yakalama çalışması yapmaktır. O huzur geldikten sonra süresini uzatmaya, onu sürdürülebilir yapmaya çalışmak önemlidir. Kafası çalışan bir müslüman huzurun bu kadar önemli olduğunu görünce, ona göre dost ve arkadaş edinir, ona göre konular bulur, her işini ona göre ayarlar, bunu kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapar, ne gerekiyorsa. Sizin huzur dediğiniz ama bir işinize yaramayacak, sonu hüsrana dönecek olan hallerinizi bozan birisi yanınıza gelince “Huzurumu kaçırıyorsun” diyorsunuz. Kaçırsa ne olur, kaçırmasa ne olur, senin o huzurun dünyaya ait. Neticede o zaten sana ateş olarak dönecek! Buna rağmen onu kaybetmemek için bile birisinden uzak duruyorsun. Sen dünya ve ahiret için sana lazım olan huzuru öğrenmeli ve sıkı da takip etmelisin, yani o huzurla ilgili yaşamalısın, her türlü işin onunla ilgili olmalı.

Şimdi onun sûret oluşuna, yani huşûya doğru gelelim. Diyelim ki kişi “Hayy” zikri yapıyor. Eğer o kişi huşûyu öğrenir ve yaptığı zikrin en azından sûretini kendinde oluşturabilir ise -ki bu zikrullahın alt sınırıdır- o kişi Hayy zikrini bir grupta, bir yerde yaparken, o zikirle yolda yürürken artık huşû gereği, yani oluşturduğu sûret gereği kendi değil de yaptığı iş gözüktüğü için, birisi bir yerden “Ya Hayy” dese bilmeden oraya döner, kendisini çağırıyor zanneder. Adı Ahmed diyelim, “Ahmed” deseler döner gibi, hiç farkında olmadan “Ya Hayy” duydu mu kendisini çağrılıyor zanneder, o böyle bir sûrettir. Sonra Rabbim lutfeder, ona o esmânın fonksiyonunu da yüklerse onu da yaşar ki o da başka bir şeydir. Bütün bunlar aslında tecellilerdir. Daha önce dedik ki, bu anlattığımız aslında fiillerin tecellisidir. Şimdi anlattığımız da isimlerin tecellisi, sıfatların tecellisi isimleriyle bilinir. Ama onları o isimle değil hayatımızdan örneklerle Biiznillah yapabileceğimiz şeyler olarak görüyoruz. “Yapabiliriz” duygusu dünyada çok önemlidir. Avrupa’da görüyoruz, yenileyeceği zannedilen birçok parti “yapabiliriz” sloganıyla, duygusuyla yeniyor. Tabi biz “inşâAllah” deriz, “Biiznillah” deriz ve hayrlısıyla inşâAllah yapabiliriz.

Salâtta da öyledir. Salâtta kişi o huzuru zorlar ve yakalarsa artık salâtta oluşturduğu bir sûret vardır, onun adı huşûdur. Sizin zihninizden dünya işlerini silmeniz veya “Bu konuda samimiyim” demeniz huzur değildir. O sûretin oluşması lazım. O nasıl oluşur?

İnsan Allah’ın kalemidir, insan Allah’ın kalemlerinden biridir.

Nasıl çalışırken masanızda bir sürü kalem oluyor, insan da Allah’ın kalemlerinden biridir. Bu cümleden sonra derine girelim. İnsan bu kalemle kendi hükmünü kendisi yazıyor. Bir kalem düşünün, kendi hükmünü kendisi yazıyor. İnsan bir kalemdir ve o kalem sonuçtaki hükmü neyse onu kendisi yazar. Kesret diliyle söylüyoruz.

Bu konuyu kafamızda şekillendirebilmek için “harf” kelimesine bakalım. Normal hayatta yazı bizim için çok önemlidir. İletişim, yazı, bilgi toplama, bilgi aktarımı, arşiv çok önemli olduğu için. Her şey algıdır dedik, biz harf deyince yazdığımız harfleri algılarız. Fakat harf esasında şekil demektir. Biz onu okuyabileceğimiz şekillere çevirerek şekli kullandığımız için şekle harf demişiz. Onlar harf mânâsından yararlanarak oluşturduğumuz şekillerdir. Dolayısıyla, harf yalnızca o değildir. Harf şekildir ve bu şekiller Allah’ın kalemleriyle yazılır. O yüzden “İkra”nın başka mânâsı vardır, “Oku” dendiği zaman okunacak olan bu harflerdir, kitap harfleri değil. “İkra” Allah’ın kitabını oku, Allah’ın yazdığını oku demektir. Oradaki şekiller her biri bir harftir. Şimdilik oraya şekil diye bakalım ve insan da Allah’ın kalemlerinden birisidir. İşte o kalemle çeşitli şekiller yapılır. İnsan kendisi için şekiller yapar, sonra kullanacağı şekiller yapar. Yazmayı okumayı yeni öğrenen bir yavrunun eline resim dersinde araçları ve büyük de bir kâğıt verip “Neler istiyorsan haydi çiz” dersiniz. O da “Araba istiyorum, şunu istiyorum, bunu istiyorum” diye isteklerini çizer. Aynısını insan için düşünün. Hayat ekranında/defterinde kendisi bunu çizer, sonra da onları alır. Yaşarken kendi hükmünü çizer, şekillendirir. Bundan gâfil olan insan kendisi için yalan yanlış şekiller çizer, haberi yok. Sonra o şekillerin hepsini, “Sen bunları istedin” deyip ona/arabasına yükleyecekler, “Evine götür bunları” diyecekler. Bunlar ne işime yarar orada? Sen çizdin! Ya Rabbi, beni oraya yeniden gönder de burada işime yarayacak şeyler çizeyim. Olmaz. Çizdin bitti, bir daha çizemezsin.

Kesret âleminde o kalemle şekil Allah indinden çizilirse, o kesret âleminde Allah’ın Kelimesi olur. Örneğin Hz. İsa aleyhisselam Allah’ın kelimesidir. Oysa biz de daima o şekilleri çizeriz. Öyle bir kalem ki yaptığı iş yalnızca bir fiziksel çizgi değildir, duygular şekle dönüşür, arzular şekle dönüşür, tüm fiiller, her şey şekle dönüşür. Nasıl dönüşmez, sen Halifetullahsın! Nasıl Allah dünyayı kendisi için yarattıysa, ilahlık iddiasında bulunan da kendisi için dünyasını yapar. “Yaratır” demiyoruz. Yapar ve onu götürür. Aynı şey. O işi ilah yapar çünkü. Yanlış şekil çizmemek için, yanlış yapmamak için sahibine sığınırsın, “İyyâKE na’budü ve iyyâKE nesta’iyn.” dersin. “Aman arabama yanlış eşyalar yüklemeyeyim” deyip korktun, sahibine sığındın, “İyyâKE na’budu ve iyyâKE nesta’iyn” dedin.

İşte huşû, salâtta da böyle bir şekildir. Salâttaki hareketler harftir, onunla yazı yazarsınız. Öyle bir yazı yazarsınız ki o yazının oluşturduğu sûret size çok lazımdır. Dünyaya ait bir sûret çıkmadığı için, yani gözle gördüğünüz bir sûret çıkmadığı için peşine düşmezsiniz ama onu gören bir göz olursa bilir ve peşine düşer. İster ki herkes o şekli çizsin. Ama âyet diyor ki, ne kadar hırslansan da herkes o yazıyı yazmaz, sen sevdiklerine o yazıyı yazdıramazsın. Salâttaki huşû işte bu yazıyı yazmaktır. O yazıyı yazabilmeniz için sizin müstakilen var ve muhtar bir kalem olmamanız lazım. Odun gibi müstakil durursan o kalem yazmaz. Çünkü hep sen gözüküyorsun. Niye? Çünkü “Varım ve muhtarım” diyorsun. “Varım ve muhtarım” deyince kalem yazmaz. Kalem aslına teslimdir. Eğer kalem odun gibiyse yanlış yazar, hep cehennemlik şeyler yazar. Odun gibi kalem oduna yönelik şeyler yazar, Allah muhafaza etsin, sonra o kalem cehennem odunu olur. Cehennemin odunu nedir? İnsanlar ve taşlardır. Dünyada odun gibi duran o kalem sonra cehennem odunu olur. İnsanı “Cehennem odunu” diye tarif eden âyet var. İşte o kalem orada ateş vesilesi olur. Dolayısıyla kalemi önemsemek ve dikkat etmek lazım: Ne yazıyor? Sahibinin istediği gibi mi yazıyor? Sahibinin razı olduğu şekilde yazmasına “Allah’a kulluk görevi yapmak” demiştik. “Allah’a kulluk yapma”ya çeşitli isimlerle bakmaya ve bu nasıl yapılır anlamaya çalışıyoruz.

Salâtta bir yazı yazdığımızı bilmek ve onu önemsemek lazım. Kişi salâtta ne yazdığını bilmese bile yazdığı harf okunur, o kelime okunur. Okuma yazma öğrenmeye çalışan birisi bir kelimeyi öğrense, ne yazdığını bilmeden onu şeklen yazsa, okuyan birisi onu doğru okur, oysa onu yazan okuyamıyordu. O okuma bilmiyor diye yazdığı yazı okunmazlık yapılmaz, salât böyle bir şeydir. En alt seviyeden bile olsa bu şekli oluşturuyorsanız, siz okuyamasanız da evrende o okunur. Hatta o şekiller o kadar parlar ki, onları semâ ehli fark eder, görür. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: Siz gökyüzüne baktığınız zaman yıldızları nasıl parlak görüyorsanız, o şekilleri de sema ehli yerde öyle parlak görür.

İki şekil vardır; karanlık şekil, nurlu şekil. Bakara Sûresi’nden öğreniyoruz; Allah, inananları zulmetin karanlığından alır, nuruna dâhil eder. Nûruna dâhil olduğunuz zaman o kalemin yazdığı sûretler parlar. İşte huşû böyle bir şeydir, bir sûrettir. O sûreti önemsemek ve yapmaya çalışmak lazım. Eğer esmâ zikirlerinde bu önemsenirse ve “HÛ” zikriyle bu anlattığımız çerçevede meşgul olunursa, “HÛ” esmasının sûretini ne o tarif edebilir, ne de bir başkası. Neyini? Güzelliğini!

“Az bir pahaya Allah ahdini satmayın. Eğer bilirseniz, Allah indindeki sizin için daha hayrlıdır. Sizin indinizdeki tükenir, Allah indindeki ise Bâki’dir. Sabredenlere gelince, elbette onların ecrini, yapmakta olduklarının daha güzeli ile karşılarız.” (Nahl; 95, 96)

“Satma” kelimesine kısaca bakalım. Satmak takas mânâsınadır: Allah’ın size verdiği imkânları ve O’na bu imkânlarla ilgili verdiğiniz sözü, dünya ile, geçici şeylerle takas etmeyin. Âyette bize; “Dünya ile meşgul olayım” deyip de takas etmeyin, iyi bir ticaret yapmamış olursunuz uyarısı vardır. A’râf Sûresi 128, geldiğimiz bu noktada bize çok öğretici, tekrar vurgulayıcı bir âyettir: “İsteiynû Billâhi vasbirû: Billâhi anlamla isteyin ve sabredin.”

Bu âyet meâllerde genellikle “Allah’tan isteyin ve sabredin” diye yazılıyor ama mânâ için yeterli değildir. Âyette “Billâhi anlamla isteyin” deniyor: Yani, “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddianızdan sıyrılarak isteyin, “Müstakilen VAR ve Muhtar” ancak Allah’tır diyerek isteyin ve Allah’ın hükmü gelinceye kadar edeple bekleyin.

“İyi bilin ki, Semâvat’ta ve Arz’da ne varsa Allah’ındır. O halde dûnillahi (algı sonucu müstakilen var ve muhtar güçler sandıkları) ortaklara dua edenler (onlardan isteyenler) ancak zanna tabi oluyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.” (Yûnus-66)

“…Muhakkak ki zann, Hakk olan bir şeyin yerini tutmaz.” (Necm-28)

“Hakk olan doğru sesleniş ancak O’nadır. DûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannederek) seslendikleri ise onlara hiçbir şekilde icabet edemez. Onların durumu, ancak ağzına ulaşsın diye suya doğru iki avucunu açanın hali gibidir. Kaynak bulunmadığı için su ona ulaşacak değildir. Kâfirin seslenişi ancak sapıklıktır ve boştur.” (Ra’d-14)

“Rabbiniz dedi ki; ‘Bana duâ edin, size icabet edeyim. Muhakkak ki, bana kulluk yapmaya ve duâya müstekbir davrananlar boyun bükmüş ve küçülmüş olarak cehenneme girecekler.” (Mü’min-60)

“İşte böyle. Çünkü Allah, O Hakk’tır. DûniHİ (algı sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleri) seslendikleri ise bâtıldır. Muhakkak ki Allah Aliyyül Kebiyr’dir.” (Hac-62)

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından