Kul ihtiyacı olan ve isteyendir, Allah verendir…

Şimdi, kurtuluşa dair bir bilgi paylaşacağız. Kurtuluş dediğimiz zaman biliyoruz ki kastımız Allah’ın râzı olduğu bir kul olarak, O’nun lütfûyla, ikrâmıyla cennetine dâhil olabilmek. İşte bunun kısa yollarından birisi, kulun ihtiyâcı olan ve isteyen özelliğiyle ilgilidir, “İyyaKE nesta’iyn” ile ilgili bir haldir. Şöyle ki: İhtiyâcı olan ve isteyen olması insan için bir sonuçtur. Çok kısa bir idrak seyahati yapacağız, lütfen basamak basamak birlikte gidelim. İnsanın ihtiyâcı olan ve isteyen vasfı bir sonuçtur; insan, yani kul “BEN” dedikten sonra isteyen olur. Önce, Allah’ın “Kendini bil” manasında “KÜN” emriyle fe yekûn/kendini bilir; Allah’ın “BEN” demesinden verdiği yetkiyle “BEN” der. Allah bu emriyle ona, “Sen de adıma BEN de” diyerek yetki vermiştir. Halifetullah’ın en önemli özelliği budur.

Halifetullah tanımı için bir çok şey sıralanır, onların hepsi zarfımızda, hepsini alıp koyduk ama onu Halifetullah yapan esas özellik “Adıma BEN de” yetkisidir. “Allah adına BEN kelimesini kullanma” yetkisi demektir.

İnkârcılar o yetkiyi kendi adlarına, kendi zatları namına “BEN” diyerek kullanıyorlar. İnanan Allah adına “BEN” der. “BEN” Allah’ın vasfıdır ama, kul için verilmiş çok şerefli bir hediyedir. Biz Allah adına “BEN” deriz. İnsan “BEN” dedikten sonra kendini bilir, dışını fark eder ve isteyen olur. Dışı olduğunu anlayınca isteyen olur. İstediği zaman da ihtiyaç sahibi olduğunu anlar. Dolayısıyla, kulun ihtiyaç sahibi ve isteyen olması onun sonuç olarak yaşadığı bir vasfıdır. Önce Allah adına “BEN” der, sonra dışı kavramının olduğunu yaşayınca ihtiyaçlarını anlar ve isteyen olur.

Kişi Esfele Sâfiliyn idrakta olduğu için, işte bu ihtiyaçları için ne gerekiyorsa yapar, hatta o işin yarışına girer. Baktı ki; “BEN” dedikten sonra ihtiyaçları var ve onları istiyor, hayatını onlarla sürdürebilecek, onlarla itibar kazanacak, o yüzden, dûniHİ algı ve zann’larının hakimiyeti altında bu ihtiyaçlarını tedarik edebilmek için ne mümkünse yapar, hatta o işlerin yarışına girer, bu yöntemlerde başkalarıyla yarışır. Bu dünya yaşantısının normal halidir. Kur’ân’dan öyle öğreniyoruz. Bu yaşantıyı Kur’ân bir uyarıyla kesiyor: Ancak size hüda’m gelince! Dolayısıyla, eğer kul, bu durumdayken kendisine ulaşan hüda’ya uyarsa o zaman öğrenir ki Rabbi kendisinden farklıdır; isteyen değil verendir. Bu iyi sindirmemiz gereken çok önemli bir şeydir; Allah isteyen değil verendir. Biz bazen kelimeleri emir olarak kullanınca idrakımız bizi yanıltıyor. Bunu niye yapıyorsun? “Allah istedi diye” deriz. Oradan idrakımız bilmeden Allah’ı isteyen yapar. Bu yüzden, salât ikame ederken, namaz kılarken Allah istedi de yapıyoruz sanıyoruz. Buradaki istek emirdir, öneridir, “Bana bunu yapın” ricası değil. Sonra salâtla ilgili daha geniş göreceğiz, burada konumuz “isteyen” olduğu için, işi süzüp getirdiğimiz bu nokta için bu kadarla kalalım: Allah’ın isteyen değil veren olduğunu, daima, her fiilimizde kaçırmadan uygulamalıyız. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” kula aittir, Allah’a ait gibi kullanırsak işi bozarız. Allah verendir.

Efendimiz (SAV) e “Ya Rasûlallah, ne kadar dua edeyim?” diye soruluyor. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “Sen istemekten bıkmazsan Allah da vermekten bıkmaz.”

Dikkat edin, isterken sıkılıyoruz. Efendimiz (SAV) “Sen bıkmazsan” diyor, “Allah da vermekten bıkmaz.” Salâtta fırsatımız olduğu zaman, Tahıyyat’tan sonraki dua hâlini iyi değerlendirmemiz lazım. Arada bir de olsa kısa yaptığımız zaman sakın “Bu kadar yeter” duygusuna girmeyelim. “Bu kadarını kabul etsin” demek, bu kadarla yetinsin demektir. “Bu kadar yaptım, Allah bu kadarını kabul etsin” demek, “Bu kadar verdim, bu kadarla yetinsin” demektir. Allah ihtiyâcı olan değildir, isteyen değildir, verendir. Sen salâtta kendi küpünü dolduruyorsun, eğer “Bu kadarla yetineyim” dersen, olur. Kendin bu kadarla yetineyim diyorsun. Bu iş, bu ilişki bu kadar hassastır. Allah’a “Bu kadar yetsin” diyemezsin. Bütün yaptıkların senin küpüne, “Bu kadar yeter” diyorsan sen bilirsin.

Kendisine hüdâ/doğru bilgi geldiğinde, hidâyet ulaştığında öğrendi ki Rabbi verendir, kendisi isteyendir. Öyleyse şimdilik şöyle düşünmeliyiz: Benim bir isteğim olacak, ne isteyeyim? Dolayısıyla, kul Allah’tan isteme listesini şu noktaya getirirse kendisi için kurtuluş kısa yollarından birisini Fâtiha Sûresi içerisinde yakalamış olur. Söyleyeceğim farklı bir şey değil, ama burada böyle söyleyeceğiz:

Kul öncelikle Esfele Sâfiliyn’den kurtulabilmek için, sonra Ahsene Takviym hâlinde ilerleyebilmek için, Rabbinin ahlâkıyla ahlaklanmayı öğrenmek için talepte bulunmalıdır. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” ancak bunun için söyleniyor olmalıdır.

Siz böyle isterseniz yaşantınızda bunlar için neler gerekliyse Allah melekten bir servis yapıyor, onlar onu yazıyor, çiziyor, Rablerine sunuyor, sana çıkarıyor. Bu ayetleri daha önce paylaştık. “Ey îman edenler, ey sâlih amel işleyenler, Allah’ın size vâd ettiği cennetle sevinin. Biz dünyada ve âhirette sizin dostunuz ve yardımcınızız, işinize biz bakacağız. Yeter ki sen bunu iste. Sen bunu istersen biz sana görevleneceğiz” diyorlar.

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” şansını kullanabileceğimiz nokta şudur; kul “BEN” dedikten sonra “isteyen” değil “veren” olmalıyım der. İdrakımızı bir yere getiriyoruz, kul ihtiyacı olan ve isteyendir ve bu “BEN” dedikten sonraki sonuçtur. Sonra Esfele Sâfiliyn hayatta bu özelliğini fark edince ihtiyacını karşılayabilmek için gerekenleri dünya kuralları ile yapmıştır. Ama hüda ile tanışmışsa, Allah’ın merhameti onu sarmışsa, indinden bir nur ona ulaşmış da onun sadrı İslâm’a şerh olmuşsa, işte o zaman Rabbinin veren, kendisinin isteyen olduğunu öğrenir, bu idrakla istemeye başlar ve biraz önce söylediğim talepte bulunur. O talepte bulununca onda bir duygu oluşur; Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak ister. Biraz önce “Allah veren ben isteyenim” demişti. Ayrı oldu! Şimdi diyor ki, eğer Allah ahlakıyla ahlaklanacaksam isteyen değil veren olmalıyım. Veren olması gerektiğini öğrendi. “Benim vasfım isteyen ama ben veren olmalıyım. Ben Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmayı talep ettim, onu istedim. Öyleyse benim veren olmam lazım” dedi. Ancak ne vereceğini, nasıl vereceğini, kime vereceğini bilmediğini görür. “Veren olayım ama bu mal mülk dağıtmak değil, rastgele dağıtmak hiç değil” diye düşünür. Rastgele dağıtmak Kur’ân’da yasaklanmıştır. Aslında “rastgele” herşey yasaktır da… Kulun veren olmayı istemesi, onu isteyen vasfından çıkarmaz. Çünkü o kuldur, Allah ahlakıyla ahlaklanmak Allah olmak değildir. Allah Allah’tır, kul kuldur. Kul Rabbinden Allah ahlakıyla ahlaklanmayı dilediğinde Rabbi ona veren olmasını ilham eder. Ancak, veren olması onun isteyen olmasını kaldırmaz, bu çok önemlidir. Çünkü kişide bir “gizli mütekebbir” duygu vardır, çok tehlikelidir, bunu müslümanların çok önemsemesi lazım. Bu duygu mütekebbir yaşayan için hiç önemli değildir, çünkü gizli açık öyle yaşıyor zaten. Ama mütekebbirliği reddetmiş kişi için gizli mütekebbirlik önemlidir. O “Ben kimseden istemem” duygusudur, bu gizli mütekebbirliktir. Onu çok iyi fark etmiş öyle evliyaullah vardır ki sırf onu kırmak için istemeye çıkar, birilerinden bir şeyler ister. Çünkü kulun veren olması isteyen vasfını kaldırmaz. Sen tutar onu kaldırırsan mütekebbir olursun. İstemek vermek içindir. Siz “Veren olayım Allahım” derken bile istiyorsunuz. Bu vasfı kaldırırsanız olmaz. DûniHi algıyla kişi “Ben veren olacağım” diyor, yani kendi tespitini yapıyor. Ve “Ben istemem” diyor, bu da kendi tespiti. Allah’tan isteyip de elde ettiği bir hal değil. Oysa sen, Allah’ın indinden gelen bir nurla “veren” olmayı istiyorsun. O zaman “isteme” vasfı senden kalkmaz. İsteme vasfı kalkarsa nasıl “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” diyeceksin? Olmaz. Evet, sen kendini/isteğini “Allahım veren olayım” noktasına getirdin ama neyi, nereye, nasıl vereceğini bilememe tereddüdü yaşıyorsun. O zaman Rabbin sana der ki; “Neyi vereceğim” diye merak ediyorsun, Allah’ın verdiğini, Allah’a götüren yolda infak et. “Allah’ın verdiği” ifadesini daha insanca söylersek; “Allah’ın verdikleri” deriz. Ama “verdiği” de çoğul mânâsındadır. Allah’ın verdiğini Allah’a götüren yolda infak et.

Kul “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”den infak etmeyi öğrendi ve “İnfak etmeliyim” dedi. Bir ihtiyaç belirleyecek ki o konuda infak yapsın. Peki, ihtiyâcım ne? İstedi, isteğini öğrendi, şimdi bir de ihtiyaç belirleyecek. İhtiyâcını da ona Rabbi öğretir: Allahım ihtiyâcım sensin. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” diyerek geldiğimiz noktayı fark ettiniz mi? Bu yüzden, tarikat ehlinin zikrullahın arasına sıkıştırdıkları bir cümle vardır. Genellikle taklidendir ama aslında “Böyle söyleyin, böyle yapın” diyenler onu bilerek söylemiş ve önermişlerdir: Allâhümme ENTE maksudiy ve rıdaKE matlubiy. Allahım, amacım SENSİN ve rızana kavuşmak. İhtiyacını böylece tespit etti; Allahım ihtiyacım sensin. Ama infak etmek de istiyor. O zaman, “İyyaKE nesta’iyn” özetle şu hale gelir: Allahım, infak etmek istiyorum, bu konuda yardım ve destek istiyorum. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”in bir manasına daha geldik. Sonra bu bir kaç manayı birleştireceğiz, neticede hepsini içeren anahtar kelimeye geleceğiz. Bir kelime düşüneceğiz, o anlattıklarımızın hepsini içerecek. O “Yalnızca senden yardım isteriz” derken şu düşünceyle söylüyor; Allahım infak etmek istiyorum, bunun için de senden yardım ve destek istiyorum. Bunu söylerken onun idrakı “DûniHi algı ve zannlarını reddediyorum” demektedir. Bu haliyle bu istek “Ve la havle ve la kuvvete İlla Billah” seslenişidir, bu yakarışı da içermektedir. Son olarak, “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” için geldiğimiz bir sesleniş biçimi de şöyledir:

Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak Allah’tır ki bizler O’nun kullarıyız. Ve hayat tarzımız infak üzere olup bu konuda O’ndan rızasını ve yardımını isteriz.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından