Kur’an inanana nazikçe öğretiyor; Allah’ın rahmetini umanlardan olunuz…

Bu paylaştığımız konulardan mahrum insanlar vardır. Sayıları inananlardan, doğru inananlardan çok çok fazladır. Ankebût Sûresi 23. âyet bu konudadır:

Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler (var ya); işte onlar rahmetimden ümidi kesmişlerdir. Ve işte onlar için eliym bir azab vardır. ( Ankebût-23)

Kur’ân âyetleri, Âmentü Billâhi demiş ve sâlih amelle meşgul olana o kadar hassas davranır, onu öyle incitmemeye gayret eder ki ona söyleyeceklerini çok hoş şekilde ders ettirir. Ankebût Sûresi’nde, eliym azabın kime olduğunu da böyle anlatılıyor buluyoruz, inanan üzerinden değil! Şu merhameti lütfen önemseyin: Bizim için, idrakımız için önemli olan bazı şeyleri biz bir Rasûl üzerinden öğreniyoruz, insana verilen değer gereği. Dikkat edin, böyle bir şey dünya hayatında olsa nasıl davranırsınız? Bir restorandasınız, yemeği başbakan getiriyor diyelim, böyle bir şey olduğunu düşünün. Başbakan’ı size hizmet ettiren bir sistem yok ama var gibi düşünün. Bu ne demekse, sistem içerisinde, Kur’ân’da Rasûl üzerinden onun sıkıntısından bize ders veriliyor olmasını anlamaya çalışın. İnanana, inanmayı dileyene, Rabbine yönelmiş olan insana Kur’ân’ın verdiği önemi ifade etmeye çalışıyorum. Sırf bu sebepten ona zâhiren sımsıkı sarılabilirsiniz. Dünyada hiç bir şey size o kadar önem veremez, sizi o kadar koruyamaz ve sizi o kadar sevemez, mümkün değil. Hiç değilse zâhiren böyle bir kucaklar sıkarsanız, O da, o sûret de bakarsınız sizi yakalar. Bunların nasıl sûret olduklarını göreceğiz. İnanana Kur’ân kadar nazik davranana rastlayamazsınız. Onun özel örneği Efendimiz (SAV) dir: İçinizden size bir Rasûl geldi, size bir şey olacak diye ödü kopar, dayanamaz. Sizin için öyle Raûf, öyle Rahıym ki. Bizden sonra gelecek kardeşlerimiz için bile göz yaşı döküp dua eden bir Rasûl’ün Ümmetiyiz, Elhamdülillahi rabbilâlemiyn.

Ankebût-23 nasıl yapılırsa eliym azab vardırı öğretiyor ama yanlış yoldakiler üzerinden, “Kim, Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr ederse” diyerek. Onlar niye böyle yapıyorlar? Çünkü benim rahmetimden ümitlerini kesmişler, işte bu yüzden “Onlara eliym azab vardır” deniyor. Niye? Allah buyuruyor ki; Ben merhameti kendime farz kıldım ama bir kendini bilmez, haddini aşmış asi rahmetimden ümidi kesiyor. İşe bakın! Bu kadar tehlikeli, bu kadar edeb dışı bir şey. Allah’ın ayetlerini inkâr eden, ne yapıyor? Sistemi, İslâm’ı ve Allah’ın varlığını anlamamızı sağlayan ayetleri, delilleri, söylenenleri inkâr ediyor. Ama konumuz kapsamında özellikle Allah’ın varlığını ve merhametini yalanlıyor, yok sayıyor, ona savaş ilan ediyor, onunla mücadele ediyor. Veya Allah’ı öyle zannedenlere, O’na öyle inananlara, o yolda olanlara savaş ilan ediyor. Ve O’na kavuşmayı da reddediyor, yani hesabı da umursamıyor. Neticede, Allah’ın huzuruna geleceğini sanmayan, düşünmeyen, ölümle her şeyin bitip yok olacağını zannedenler var ya, sesleniş işte onlaradır.

Kişi Allah’ı tanımadı, rahmetini de bilemedi, reddetti diye onun ihtiyaç sahibi olması, isteyen olması kalkmaz. Âyetin öğrettiğinden, amelden idrak noktasına geliyoruz. Allah’ı tanımadı diye, rahmetini reddetti diye, bilmedi diye, umursamadı diye o insanın bu vasfı kalkmaz: O yine ihtiyacı olan ve isteyendir. Peki, nasıl olacak? Vereni reddetti, O’nun merhametini de kabul etmedi ama ihtiyaç duruyor, bu mutlaka ihtiyaç giderilecek! Çünkü kul, dışı var, ihtiyacı olan ve isteyen! Hem öyle hem de hepsinin sahibi olanı ve O’nun merhametini reddetti. Ama ihtiyaç sahipliği devam ediyor, tedarik etmek zorunda, mecbur! Mecburen ne yapacak biliyor musunuz? Bazı güçlere “Müstakilen VAR ve Muhtar” muamelesi yapacak! Çünkü, Allah’ın “Müstakilen VAR ve Muhtar”lığını reddetti ama hâlâ ihtiyaç sahibi. İhtiyâcını karşılayacak “Müstakilen VAR ve Muhtar” etiketi yapıştırdığı bir güç veya güçler ilan edip onlara müracaat etmesi lazım. O da onu yapıyor. Biz bu durumu nasıl reddediyoruz? Ve la havle ve la kuvvete illa Billah! Bu zikrullahın ne kadar önemli olduğunu anlıyor muyuz? Onunla biz bu ayette öğretilen tuzağa düşmüyoruz, onu reddediyoruz. Ve la havle ve la kuvvete! İlla Billah! “Müstakilen VAR ve Muhtar” güçler yoktur! “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan Allah ve O’nun gücü vardır! “Diğer güç” olan yetkiler ancak onun verdiği emanetlerdir. Oralara “Müstakilen VAR ve Muhtar” muamelesi yapılmasına karşı “Ve la havle ve la kuvvete, İlla Billah!” diyoruz. Efendimiz (SAV) buyuruyor; bunu söyleyin de dosyanıza hesap günü cennet için bir delil girsin. Dosyanız açıldığı zaman bir delil olsun; “Ve la havle ve la kuvvete! İlla Billah!” dedi denilsin. Âyet “İşte bunlar için eliym bir azab var” diyerek bizi tekrar uyarıyor: Allah’tan isteyin, ancak doğru isteyin. Biz “İyyaKE nesta’iyn” derken onu bütün bunları bilerek söyleyeceğiz, bu duyguların hepsini birleştireceğiz inşâAllah.

“Şüphesiz ki; îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mücâdele edenlere gelince; işte onlar Allah rahmetini umarlar. Allah Ğafurun Rahıym’dir.” (Bakara-218)

Bu âyette, inanan ve sâlih amel işleyen kul bir övgüyle konu edildi. Ankebût-23’te “eliym azab” söz konusu olduğu için orada konu inanan üzerinden öğretilmedi, inkârcılar üzerinden anlatıldı. Bu bilgileri inkârcılar okumaz, duysalar bile kabul etmezler. Peki, niye onlara hitap ediyormuş gibi bir anlatım var? Nezaketi fark edelim, onların üzerinden öğreniyoruz. Mü’min kul ancak mükafat olunca, övülerek, okşanarak konu ediliyor. Bakara-218 de böyledir: Şüphesiz ki; îman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mücâdele edenlere gelince; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Ğafurun Rahıym’dir.

“Ğafurun Rahıym” geçtiği için söyleyelim, esmalara henüz girmedik. Genellikle ayetlerin sonunda iki esma peş peşe bulunur, onlar çok ayrı birer derya, oraları şimdilik geçiyoruz. Nasib olursa, Rabbim lutfederse ele alma fırsatımız olur inşâAllah.

Bu ayette övülen grubun içerisine girebilmek için o tanımları hemen üstünden geçelim. Âyetlerin dikkat edeceğimiz bir hususu onları ötelememekti, aman ötelemeyelim. Ötelemek edeb dışı büyük bir hal olduğu gibi, doğrudan Hakk yoldan düşmemize sebep olabilecek davranışlardan birisidir. Bu ayete bakıp, o zamanki savaşla ve Efendimiz (SAV) in hicretiyle ilgili kişileri kapsıyor deyip onu tarih sahnesine hapsederseniz günümüze hiç bir şey çıkaramazsınız. Oysa ayet o gün ayetin şekillenmesi için dünya tiyatrosunda rol alan sahabeleri de kapsıyor, şimdi söyleyeceğimiz mânâyı da kapsıyor. Onlar hayatlarıyla ayeti oynadılar, bu zorlukları oynayarak ayeti şekillendirdiler, sebeplendirdiler, onun sıkıntısını, zahmetini yüklenerek, uğrunda savaşarak, uğrunda ölerek inmesine zemin hazırladılar. Şimdi söyleyeceğimiz mânâ o zaman da vardı, şimdi de bizim için kuvvetlice var, ötelememiz için!

“İman edenler” ancak Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyenlerdir. Bunu çok önemseyin, bütün hadislerin, sünnet olarak anlatılanların ve Kur’ân’daki bütün ayetlerin bir muhatabı vardır; Amentü Billâhi ve Rasûlihi diyenler. Bunu hakkıyla demeyeni Kur’ân muhatap almaz! Tevbe Sûresi’nde çok açık söylüyor, muhatap almayız diyor, inkârcıyı muhatap almayız: “Ne sözleşmesi, ne anlaşması? Siz kimsiniz? Biz sizi muhatap almayız, sizinle sözleşme yapmayız!” diyor, ültimatom veriyor. Dolayısıyla, Âmentü Billâhi ve Rasûlihi dememiş kişileri, onu hakkıyla söylemeyenleri, onu reddedenleri, fiillerine baktığımız zaman îmanından rahatsız olduğumuz kişileri âyet ve hadis kapsamında düşünmemeliyiz. Onların âyet ve hadis önerilerini de dikkate almamalıyız. Kur’ân’ın bir çok yerinde göreceğiz, o inkârcılar Kur’ân’ın sözüyle, oradan öğrendikleriyle Efendimiz (SAV)’e hücum ederler. Rabbimiz de onlara “Saçmalamayın” der. Öyle haller gelir ki, Kur’ân’dan öğrendikleri cümlelerle inananlara hücum ederler. Onların ne kendilerini ne de önerilerini dikkate almayın. “O da biliyor, onun söylediği de ayet” deyip tuzağa düşmeyelim, Allah muhafaza etsin.

Îman edenler, Âmentü Billâhi ve Rasûlihi’yi Kur’ân’ın söylediği, Efendimiz (SAV) in öğrettiği şekilde söyleyenlerdir. Hicret edenler? Dikkat edin, Kur’ân’da îmandan sonra bu geliyor. Hicret edenler, onlar dûniHİ algı ve zann’larından, Billâhi anlamda hayata göç edenlerdir, dönenlerdir. Bu şart! DûniHİ algı ve zann’larından Billâhi anlamdaki hayata dönenleri ileride göreceğiz, onların ismi Hanîf’tir. Dönen, bu tarafa dönen manasına Hanîf. Mücâhede edenler ise yakîn gelene kadar doğru îmanlarını muhafaza edip buna uygun hayat tarzlarını geri dönüşsüz yapmak için mücadele edenlerdir. Günümüzün yumuşak kelimesiyle söylersek gayret edenlerdir, gücü yettiğince gayret edenler. Kur’ân diliyle dedik ki; yakîn gelene kadar buna devam ederler. Yakîn’in bir kaç mânâsı var. Ama Kur’ân’daki özellikle vurgulanan mânâsı “Ölüm”dür. Yakîn gelene kadar, yani onlara ölüm gelinceye kadar. Ölünceye kadar doğru îmanlarını muhafaza için gayret edenler ve bu îmanları doğrultusunda hayat tarzlarını geri dönülmez hale getirmek için güçleri yettiğince gayret edenler. Bu tanım günümüzün cihadıdır! Bunu yapan kişi, Kur’ân’da geçen cihad mükâfatlarına mazhardır. Efendimiz (SAV) den öğreniyoruz ki bu Büyük Cihad’dır.

Bunu yaparken bilirler ki Allah Rahmân olarak merhameti yanı sıra insanlara karşı Ğafur’dur, Rahıym’dir. Allah Rahmân vasfıyla tüm kulları için bir merhamet platformu yaratmıştır. Tüm kulları için olan Rahmân özelliğiyle ilgilidir. Ama inananlar için, ayetten öğreniyoruz ki, inanana diyor ki; Ben Ğafur’ur Rahıym’im. İnanan kul Allah’tan, Allah’ın merhametinden umudunu kesmeyendir, o Allah’a karşı fakirdir, Allah’tan ister. İşte Allah ona der ki, “Genel vasfım olan merhamet platformumdan başka, doğru inanan ve sâlih amel sahibi olanlara Ben Ğafur’ur Rahıym’im; onlara ayrıcalıklı, özel davranırım.” Allah’ın Ğafur’ur Rahıym olmasının adâleti yoktur. O lütûf, hediye ve nîmet vasfıdır. Rahmân adâletle ilgili bir merhamettir, Rahmân ismiyle ilgili merhamette adâlet vardır, oradaki merhamet Hakk’ın sağlanmasıdır. Kişi zâlimden yalnızca hakkını istiyorsa, o hakkı isterken “Merhamet et” der, tek istediği hakkıdır. Dolayısıyla hak merhametle ilişkilidir, tüm kulların, yaratılanların haklarının korunup gözetilmesi Allah’ın Rahmân ismindendir. Ama Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyenler için Allah Ğafur’ur Rahıym’dir. Yani onlar için lütfundan, karşılığı olmaksızın fazla verendir. Kul işte bunları bilerek “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” der.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından