ORUÇ! Allah’a verdiğimiz, unuttuğumuz sözün, hatırlanma antremanı…

“Meryemoğlu Mesih ancak bir rasûldür. O’ndan önce de rasûller gelip geçti. O’nun anası Sıddıyka’dır. İkisi de yemek yerlerdi. Âyetleri onlara nasıl açıkladığımıza bir bak! Sonra bak (yine de) nasıl (Hakk’tan) yüz çeviriyorlar.” (Mâide-75)

Âyet yine bize Rasûl mertebesinden ders veriyor, sıkıntıları yüklenmişlerden ders veriyor. Bu sefer ders olarak gördüğümüz Rasûl Efendimiz Hz. Îsâ aleyhisselam farklı özelliklere sahip bir Rasûl. Babasız dünyaya geldi, yani dünyaya gelişi insanlar için, insan diliyle söylersek bir mucize. Biz mucize değil de Allah’ın emri deriz. Mucize kelimesi sizi Allah’tan uzaklaştırıyorsa siz de kullanmayın. “Allah’ın mucizesi” bana çok doğru gelmez, yaptığına hayret etmişsiniz gibi olur. Hep beş, beş, beş alan bir öğrenci bir gün on alırsa, “Bu onun için mucize” dersiniz, beklemediğiniz bir şeydir. Çocuğun mucizesi gibi olur.

“Allah’ın mucizesi” ifadesi çok doğru olmaz. Doğru kullanırsanız ayrı mesele, ama çok doğru olmaz. “Allah’ın emri” demek daha uygun olur. “Allah’ın emri” ifadesinin üstünde bir kelime, bir duygu olabilir mi?

Konumuz değil ama bir cümleyle paylaşalım. Sünnetullaha doğru yaklaşalım diye Allah’ın sünnetullahı içerisinde bazı özel olaylar vardır. Hz. Âdem aleyhisselâm için annesiz babasız dersek, yaşayan sünnetullaha uymayan bir hal. Ve Hz. Îsâ aleyhisselâm efendimiz de babasız. İnanan için bu, “Allah’ı Sünnetullah’la sınırlamayın” dersidir. Mutlaka böyle olacak değil. Allah diledi mi öyle olur, diledi mi böyle olur. Böyle olaylar, tabiata tapanlar için ise “Sünnetullah’tan perdelenmeyin” dersini içerir.

Âyet bize yine bir Rasûl üzerinden ders veriyor. O Rasûlle ilgili farklı özellikler var; babasız dünyaya gelmiş, annesi Allah’a karşı sıddıkıyetinde mertebe kat etmiş. Annesi günümüz için baktığımızda Kur’ân’da ismi geçen tek kadın, Kur’ân’da kadınlara “örnek alacaksanız” diye örnek gösterilen kadın. Hz. Îsâ aleyhisselâm döneminde dînî tebliğler normal dünya hayatının gösterdiklerinin ötesinde cümlelerdir. Hz. Mûsa aleyhisselâm kavminin dinle ilgili bilgileri dünya hayatı kuralları çerçevesinde iken, Hz. İsa aleyhisselâmın din öğretileri dünya hayatı kurallarının ötesindedir. Mecaz demek istemiyorum, bu mânâyı mecaz da karşılamıyor. Çünkü mecazda esas cümlenin önemi yoktur. Eğer Kur’ân âyetlerine mecaz derseniz, insanlar öyle mecazlar çıkarırlar ki mecaz kelimesi aslı örter, âyetteki esas cümleleri önemsemezsiniz ve zâhirî’den perdelenirisiniz. Kur’ân’daki zâhirî cümlelerin belgesi Efendimiz (SAV) dir. “Âyetler mecazdır” diyenlerin hem kendileri bir beşerdir hem söylediklerinin belgesi yoktur. Ama insanlar belgesi olmayanı daha çok önemser, bu da ayrı bir tuzaktır.

Âyetlerin diğer mânâlarında yanlış yapmamak için Kur’ân’daki zâhirî manasına sıkı sarılmak lazım, yanılmaktan sizi o korur. Koruyucuyu kenara atarsanız uydurduğunuz mecazla ortada kalırsınız, Allah muhafaza etsin.

Döneminin mucize sayılan önemli vasıflarına Allah’ın ona verdiği normal insanlarda görülmeyen vasıflar eklenince, söylediklerinin de dünya kurallarının ötesinde olması Hz. Îsâ aleyhisselâm Efendimiz’i ulvileştirdi. İşin esâsını anlayacakları sâlih amel de olmayınca îmanlarının yanlış mânâlarıyla çabucak saparak, diğer din sahiplerinden farklı gözükmek heyecanıyla Rasûllerini farklı göstermek için onun ilahlığını ilan ettiler. Âyet bütün bunları alt üst eden cümleyi söyler: İkisi de yemek yerlerdi. Dikkat edin, dışları var; ikisi de kul. Kul ihtiyaç sahibidir, isteyendir ve ona ne vermişsek emanettir. “İkisi de yemek yerlerdi” tanımlaması bütün bunları temsil ediyor. Âyet diyor ki; o ancak bir Rasûldür, ondan önce de Rasûller geldi, yeni değil. Ama o dönemdeki özellikler ve başka şeylerle tuzağa düştünüz. Dikkat edin, ikisi de yemek yerdi.

Buradan konumuza giriyoruz, alacağımız derse gireceğimiz yer burası: Samed değillerdir. Yaratan Ehad ve Samed’dir. O’nun dışı kavramı yoktur. Ancak Ehad ve Samed olan yaratabilir. Oysa onlar yemek yerlerdi, yani Samed değillerdir, ihtiyaç sahibidirler, yani dışları vardır, dışında olanlara muhtaçtırlar, yani yardıma muhtaçtırlar. Âyet bütün bu anlayacaklarımızı Hz. Îsâ aleyhisselâm üzerinden bize bir cümleyle öğretiyor: Dünya böyle dese bile, milyarlar ona böyle inansa bile onlar yemek yerlerdi!

Dikkat edin, oruç ibadetinin en önemli yanı yemek yememektir. Oruç ibadetiyle insan Samed olmaz. Hiç bir kul Allah’ın bu vasıflarıyla vasıflanamaz, Ehad ve Samed’le ahlaklanamaz. Bir kulun ahlaklanabileceği en önemli ve ona faydalı vasıf Rahmân ve Rahıym’dir, o yüzden Besmele’de bunlar geçer. Fâtiha kitapçığının başlangıcında paylaştık, “Ehad ve Samed olan Allah’ın adıyla” deseydi, öyle öğretseydi öyle diyecektik ama yararlanamazdık. “Rahman ve Rahıym olan Allah adıyla.” Besmele’de başlangıç mânâ böyle. İleri götürürsünüz “Adına” doğruya gidersiniz. Çünkü kul Allah’ın izni ve lutfuyla Rahman ve Rahıym isimleriyle ahlaklanabilir. O zaman Besmele onun hayat tarzı olur, yaşanabilir bir şey haline gelir. Eğer Ehad ve Samed olan Allah adına denilseydi bu bilgiden kul yararlanamazdı. Çünkü kul -Hz. İsa’yı bile düşünseniz- yemek yer. Rabbimiz öğretiyor: Onlar yemek yerlerdi.

Oruçta yemek yemeyi bırakmak bir temsildir. Fakat bu temsil bu derece önemlidir. Çünkü o çok önemli bir bilginin temsilidir. Yemek işini bir süre bırakmanın bizim için bir yararı ve önemi de, bizim için Samed olmanın ne olduğunu anlayabilme çalışması olmasıdır.

Allah’ın Ehad ve Samed oluşu acaba ne demektir, bunu biraz kavrayabilme çalışmasının adı Oruç’tur, o çalışmayı biz yemek yememekle yaparız.

Samed oluşunu biraz kavrayabilme çalışması olan yemek yememeyi biraz geniş manada düşünün. Bu çalışmayla kul Allah’ın Samed olduğunu, kendisinin Samed olmadığını anlar. Yani Allah’ın dışı kavramı olmadığını, kendisinin dışı kavramı olduğunu, ihtiyaçlarının olduğunu ve bunları Allah’ın verdiğini anlar. Samediyet’i anladığı için, dışı kavramı olduğunu ve ihtiyacı olduğunu anlaması bile onda Samediyet nurlarını açar.

Oruçla biz bir de önemli bir antrenman yaparız. Nedir o? Kur’ân’da yarı yarıya fark edilmiş, o fark edilenin de başka mânâlarla çoğaltılıp alt üst edildiği şeylerden birisi “Allah’a verilmiş söz”dür. “Rabbiniz Ben değil miyim?” dediğinde, “Rabbimiz sensin, bil fiil şâhidiz yâ Rabbi” diyen sözümüz var. İlerleyen kısımlarda genişçe göreceğiz, oruç onun güzel bir antrenmanıdır. İnsan esfele sâfiliyn yapıya girdiği zaman hâfızasını kaybetmiş bir pozisyonda Allah’a verdiği sözü unutmuştur. Hatta bir çok kişi öyle unutmuştur ki öyle bir söz onun için söz konusu değildir. Ama Rum Sûresi 30’dan öğreniyoruz, insan Allah fıtratı üzerine yaratıldığı için, o söz hatırlaması dilenende açılır. Kesret diliyle söylersek, hatırlamayı dileyende o söz açılır. O sözün açılması için oruca niyetlenirken deriz ki;

“Yâ Rabbi, sana söz verdim, ‘Allâhümme ente rabbiy’ dedim. Ama onu dünya hayatında unuttum. Onu bana aç yâ Rabbi. Kendimi affettirmek için sana söz veriyorum, akşama kadar yemek yemeyeceğim ve sözümde duracağım. Sana verdiğim sözümü tuttuğumu göstermek için böyle bir çalışma yapacağım, lütfen kabul buyur. Ve bu kabulünle unutmuş olduğumu da bağışlayıver, o sözün gereğini bende aç yâ Rabbi.”

Oruç bu manayı da taşıdığı için, lütfen acele etmeden niyetinizi yapın, inşâAllah meyvelerini de iftarda yiyin.

Kişi oruca “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” diyerek başlar, iftarda “Eşhedü en lâ ilâhe illallahul Ehadus Samedülleziy lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad” şahidliğiyle bitirir. Ehad ve Samed’i, Allah’ın o vasıflarını tefekkür fırsatı bulur, Rabbimin lûtfettiği ölçüdeki şehâdetiyle de bitirir. Oruç böyle bir süreçtir.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından