Daima Allah’tan isteyerek sebeplere müracaat etmek…

Kişi bu anlatılanlardan çekindi, korktu, “Ya Rabbi İyyâKE na’budu VE iyyaKE nesta’iyn” dedi. Dışarı çıktığında, yaşantısında bir kuldan bir şey istemeyecek mi, istemeyecek miyiz? Bir veliyullah tanıyorsam ona bir derdimi söyleyip bir şey istemeyecek miyim? Şurada bir mübarek kişinin yattığını biliyorum, gidip orada bir dua etmeyecek miyim? Bir iki örnekle bu manayı çözelim, bu çok önemli. Bunu çözelim ki uygularken doğru uygulayalım ve örnek olmaya çalışalım. Kime? Dileyene. Kur’ân “Dileyene” diyor, birine zorla örnek olamayız, boşa olur. Dileyene, tâlibe, tâlib olana.

Sinema örneği;

Şimdi size iki hâl tarif edeceğim, birbirlerine destek olsunlar diye. Fakat bana hayal gücünüz yardımcı olabilir. Hep mesele algı. Öyle olduğu için ben anlatırken siz onu zihninizde resme, algıya çevirirseniz inşâAllah başarılı olabiliriz. Lütfen zihninizi, hayalinizi zorlayın. Bir sinema salonu düşünün, henüz film başlamamış, salon tıka basa dolu. Film henüz başlamadığı için, salondakilerden kaynaklanan bir ses, bir gürültü, bir uğultu var, herkes birileriyle kısık sesle de olsa konuşuyor, herkes birbiriyle meşgul. Çünkü daha film başlamadı. O güne kadar görmediği bir arkadaşıyla karşılaştıysa ortak tanıdıklarını soruyor, uzaktan birisini gördüyse yanındakine “Şu benim hocam, şu çok ünlü birisi” diyor, bir meşguliyet var, herkes biriyle meşgul. Bir hâl bu, bir manzara bu. Bu hâli yakaladıysak şimdi bir diğer hal: Film başladı, kişiler yerlerine oturdu, uğultu kesildi, herkes filmle meşgul. Artık salonun doluluğu önemli değil, film ve siz. Az önce ne kadar kalabalıktı, şimdi gözünüz kalabalığı görmüyor. İkinci hâl de bu; film ve siz. Salondakilerden bazıları kendilerinin varlığını belli edecek davranışlarda bulunurlarsa rahatsız olursunuz, önünüzde size göre uzun boylu birisi olsa rahatsız olursunuz, birisi film dışı konuşuyor olsa rahatsız olursunuz. O ana kadar fark etmemişsinizdir, arkanızdan bir pastırma kokusu gelir rahatsız olursunuz, sizin filmle ilişkinizi engeller. Bu hâli de yakalıyor muyuz; film var, salondayız, filmle meşgulüz. Bu iki hâli yan yana getirelim ve zihnimizde yukarıda tutalım, altına başka resimler koyacağız. Câmiye girdiniz, camide film başlamadan önceki hal gibi misiniz, film başlamış hal gibi mi? Hele bayanlar tarafından öyle uğultu gelir ki, sanki hiç câmide film yok, film başlamamış bir toplantıda gibiler. Kişi önemli birinin yanına girecektir, duşunu alır, ayakkabısını boyar, kravatını düzeltir, kapıda telefonu kapatır, câmide İmam Efendi döner “Telefonlarınızı kapatın” der, telefonlar çalmaya devam eder. Artık sıkıldılar, söylemiyorlar. Sözleri dinlenmeyince, söyle, söyle, ne olacak. İmam’ın sözü dinlenmiyor, en iyisi söylemesin. Salâtta telefonu çalmaya devam eder. Niye? Film yok. Seyrettiği bir film yok, telefonu niye kapatsın? Haberi yok! Eğer algınızı onarırsanız iş değişir. Câmi örneği verdik ama örneği genişleteceğiz, evde de böyle. Anlamak için önce orayı örnek verdik, çünkü müslüman için câmi önemli bir alan. Kendinizi sık sık yoklayın, doğruyu yakalayacaksınız inşâAllah. Eğer siz câmide sinemadaki film öncesi hal gibi duruyorsanız, orada bir film görmüyorsanız, gidip saatlerce oturup film seyretmeden çıkmış gibi olursunuz. Bilet için kuyrukta da beklediniz, para da ödediniz ama neye yaradı? Sinemada ters oturdunuz. Salât ikame ederken o filmi görüyorsanız başkadır, film başlamamış salonda duruyor gibiyseniz başkadır. Dua ederken de. Bu daha başlangıç, sonra orada rol alan olmanız lazım, yalnız seyreden değil. Bütün bunlar için algımızı onarmak gerekiyor. Ki orada huzurda olduğumuzu görebilelim, sonra oradaki olayda rol alabilelim. Bir düşün, sen zaten bir roldesin, farkında olmadığın için rolün yok sanıyorsun. Onu fark edebilmek algıyla ilişkilidir. Aynı testi yaşantımız için de yapmak gerekir.

Yaşarken Allah’ın filminde misiniz, yoksa salonda film başlamamış haldeki gibi misiniz? Gürültücü, birbiriyle meşgul halde mi, yoksa filmle misiniz? Hangi hayaldesiniz?

Gürültücü, birbiriyle meşgul halde mi, yoksa filmle misiniz? Hangi hayaldesiniz? Bunu câmide, mescidde yapsanız da olur, çünkü yeryüzü size mescid kılınmış. Bütün yeryüzü câmi, ne fark eder. Alışmak için bir yerde antrenman yapmak lazım, bu önemi yüzünden câmideki halimizi test ettik, o örneği verdik. Hayat da böyle. Bu noktayı önemserseniz, yani sizin için hayat 7/24 böyle olursa, o zaman neyi anlatıyor oluruz biliyor musunuz? Nefs-i Mutmaine! Bilmeden Nefs-i Mutmaine’nin halini söylüyor oluruz. Bu kadar da kolaymış. Bu anlattığımız onun başlangıcı, fiillerin tecellisi kısmının başlangıcını tarif ediyoruz. Bu olmazsa olmaz.

Şöyle bir yanlışlık vardır, “Biz veli miyiz?” gibi düşünülür. Dereceler farklıdır, o ayrı iş, ama veli olmayan müslüman yoktur. Doğru îman ediyorsa ve sâlih amelle meşgulse veli sınıfındadır, en azından ‘veli gibi’dir

“Onların sayısı belli, biz veli olamayız, o iş bizim harcımız değil” gibi yaklaşımlarla kendimizi perdelemeyelim. Bazı dereceler vardır, biz onlara isimler vermişiz ve anlatılanları yalnızca onlara ait zannediyoruz. Öyle değil. Kur’ân’ı inceleyin, veli/dost tanımlaması tüm inananlar için geçerlidir. Tüm inananlar için Allah; “Ben, ancak ben, yalnızca ben sizin velinizim” der.

Köy örneği;

Dünyaya sinema örneğindeki gibi bakmak zorundayız. Kişi bu hâli önemser ve hayata böyle bakarsa deyip bir başka örneğe geçiyoruz. Vereceğimiz örneği sinema örneğine monte edeceğiz. Monte etmek için onu önce müstakil olarak örneklendireceğiz. Küçük bir yaşantı alanı, yaşadığımız küçük bir alan hayal edin, bu bir köy olabilir. Bu köyde bir kişi var ki bütün mallar ona ait, köy de onun. Olmayacak bir şey söylemiyorum. Günlük yaşantımızdaki örneklere bakarsak, o mal sahibine göre, köylüler de onun. Bu mal sahibi mallarını cinslerine tasnif etmiş ve malların cinslerine uygun kişilere göre bir tasnifle köydeki herkese malları dağıtmış. Kendi namınıza kullanın diye değil emaneten vermiş, onlar görevli. Şekerler sende, pirinçler sende, ilaçlar sende gibi herkesin yapısına hangi mal uygun geliyorsa insanlara malları emanet etmiş. Bu insanların görevi kimin bir mala ihtiyacı varsa ona onu veriyor. Görevi bu, bu kadar. Birisinde şeker var, kişi şekerin emanetçisi. Kendisinde bir başka mal olan birisine şeker lazım olduğunda gidiyor, şekeri o emanetçiden alıyor. Dikkat edin, bunların hiç biri muhtar değil, yalnızca emanetçi. Ve öyle bir irtibat var ki, birisi emanetçiye şeker almaya gittiğinde o kişiye ne kadar şeker verileceğini malın sahibi söylüyor. Emanetçi kendisi karar vermiyor, şekeri kişiye mal sahibinin talimatı doğrultusunda veriyor. Hatta kendisine bile şeker lazım olunca, emanetçi olduğu halde, isteyen pozisyonuna girdiği için, şeker alacak mı, ne kadar şeker alacak, onun talimatını da mal sahibi veriyor. Muhtar olan mal sahibi! Emanetçi ihtiyacı olana malı kendisine gelen bilgi kapsamında veriyor, hüküm vermiyor, yalnızca görev yapıyor. Bu tabloyu zihnimizde oluşturduysak kendimize bir kaç soru soralım. Siz o köydesiniz ve şeker almaya gideceksiniz. Mutlaka şeker almanız gerekiyor, onun için bir müracaatta, bir talepte, bir gayrette bulunacaksınız, siz “Bana şeker lazım, şeker ver” diye emanetçiye mi gidersiniz, mal sahibine mi? Hatta ulaşamıyorsanız aracı bulursunuz, “Şeker almaya gideceğim, söylesin de alayım” dersiniz değil mi? Birincisi bu. Sormaya devam ediyoruz, sonra soruları birleştireceğiz. Köydeki herkesin bu kadar malı olduğu halde hiç birisi çıkıp “Benim şunum var” der mi, diyebilir mi? Komik olur değil mi? Herkesin birşeyi var ama hiçbiri onların değil. Kim malıyla “Bu mal benim” diye öğünebilir? Olmaz. Peki, o kişiler birbirlerine bu mallar yüzünden farklı bakabilirler mi? Birisinde şeker var, birisinde tuz var, birisinde altın var. Altını olanı daha fazla önemserler mi? Onun değil ki! Bu manzarayı izah edebildim mi? Bu köye bu işleyişi bilmeyen bir yabancı girdi, ortama henüz adapte olmadı, şekere de ihtiyacı var, ne yapar? Şeker sahibini bilmediği için emanetçiyi önemser. Altına ihtiyacı varsa altını olanı önemser, “Köyde ne kadar önemli insanlar var” der. Şeker alabilmek için emanetçisine kim bilir neler yapar? Taa işi öğreninceye kadar. Ama mal sahibi talimat vermiş, “Yabancı biri gelir de bu işi tam kavramazsa, işi öğreninceye kadar onu oyuncağa çevirin de iyi öğrensin” demiş. O nedenle, şekerci sanki şeker sahibiymiş gibi onunla oynar durur. O da ona iltifatlarla meşgul olur, boşu boşuna! İşi öğreninceye kadar bu böyle gider. Öğrenirse iyi öğrenmiş olur, öğrenemezse iyi kaybetmiş olur, çünkü bu takdirde köyün delisi olur. İnsanlar emanetçi, muhtar değiller, sıkılıyorlar da, o yabancıyla oyalanır dururlar.

Önce sinema örneğiyle sonra da köy örneğiyle dünyaya ilişkin bir bakış açısı oluşturduk. Köydeki örneği köyden çıkaralım, dünyaya bakış açımızda yerine koyalım.

Mal sahibi olarak Allah’ı düşünün, “Mülk benim” diyor. Gerçekten mülk Allah’ın. Ve insanların da -tüm yetenekleri ve ellerinde bulunanlarla beraber- köydekiler gibi emanetçi olduklarını görün.

Siz köyde şeker olan birisine gidip şeker istediğinizde kimden istemiş oluyorsunuz? Elinde şeker olandan mı, mal sahibinden mi? Siz bunu tüm yaşantınızda böyle uygularsanız değil, onun zaten böyle olduğunu görürseniz, kuldan bir şey istemek diye bir şey olamaz. Yok ki öyle bir şey! Köyde herkes emanetçi, kimse hüküm sahibi değil. Siz emanetçi birinden bir şey istemezsiniz, hep mal sahibinden istersiniz. Dolayısıyla, bir şeyi mal sahibinden istiyorsunuz ama emanetçiden alıyorsunuz, işte dünyadaki de böyledir.

Bir doktorun şifa yetenekleri ve bilgisi Allah’ın emanetidir. Siz doktora gidip tedavi istediğiniz zaman sınavdasınız. Eğer siz mal sahibini unutmadan doktora giderseniz, -köyde nasıl şeker verene giderken önce mal sahibini arıyordunuz; “Şekerciye gideceğim, söyleyin de bana şeker versin, temiz yerinden versin, dikkatli versin, beni bekletmesin” diyordunuz- siz sağlık işinin emanetçisi o doktora giderken de sahibine; “Ya Rabbi, bu işi emanet ettiğin bir kuluna gidiyorum, emir buyur da benimle ilgilensin, şifan için bana yardımcı olsun, hayrlısıysa şöyle olsun” derseniz kuldan değil, daima Allah’tan istemiş olursunuz. Ama onun emanetçisi kuldan bir bilgi, bir şifa, bir mal alırsınız veya bir işinizle ilgili destek alırsınız. Bu emanet veliyullahta bulunabilir, ondan alacağınız farklıdır, bir doktordur, bir öğretmendir, bir avukattır veya bir başka malın sahibidir veya bir iş yaptırma gücü olan birisidir. Sebeplere müracaat etmeniz, köyde mal almak için emanetçi kişiye müracaat etmeniz, ağanın onurudur. Siz o kişilere gitmezseniz, ağa “Ben bu malları niye dağıttım, hiç umursamıyor, umurunda değil. Ne kadar mütekebbir, gelip almıyor bile” der. Kullara emanetler verdi, gidip almazsanız olmaz, emaneti verene karşı iyi bir edeb olmaz.

Almanın edebini anlatıyoruz. Siz o kişiye “Müstakilen VAR ve Muhtar” muamelesi yaparsanız Yûsuf Suresi 42. ayette olduğu gibi, “Rabbini unutmuş” muamelesi görürsünüz. Köye gelen yabancının kuralları bilmediği için emanetçi birisine o mal onunmuş gibi muamele ettiğini, köyden birisinin o yabancıyı tasdik ettiğini mal sahibi duyarsa, o tasdik edene ne der? “Biz nasıl anlaştık, sözünü niye unutuyorsun, verdiğim emanete niye böyle yapıyorsun” demez mi?

Ehad ve Samed isimlerini biz İhlas Suresi’yle öğrenmeden önce “Samed” Arapların kullandığı bir kelime, bir tüccar vasfı olarak kullanılıyor. Hemen hemen başka mala ihtiyacı olmayan büyük mal sahibi tüccara o dönemde böyle diyorlar. Öyle fazla malı, deposu var ki küçük tüccarlara ve insanlara hep o veriyor. Holding der gibi, büyük tüccar der gibi o kişiye Samed demişler. Köyde de biz insanların anlayabilmesi için öyle bir tüccar tarifledik. Ama Allah’a tüccar gibi bakmayın, anlayınca örnek biter. Kuldan isterken nasıl isteyeceğimizi biraz fark edebildik mi?

Film başlamadan önceki hal gibi yaşayan bunu hiç başaramaz. Çünkü dünyayı böyle göremez, olduğu gibi göremez, salonda film başlamadan birbiriyle meşgul olanlar gibi görür.

Kur’ân ona “tekasür” diyor, tekasürle meşgul, filmle değil! Boş işlerle meşgul. Boş iş ileride sana yaramaz demektir. Tekâsür Sûresi “İleride sana yaramayacak işlerle meşgulsün” diyor. Değilse edebiyle bir kuldan yararlanmak, yararlanmayı düşünmek bile sevap olur, doğru olmak kaydıyla. Emanetçi olduğunu o kendisi bilmeyebilir. “Öyle davranacağım ama kişi emanetçi olduğunu bilmiyor” diyemezsiniz, bilip bilmemesi fark etmez. Köye dönersek, köydeki emanetçilerin bazıları mal sahibine küsmüş, bu yüzünden o işlerini sanki mal sahibi yokmuş gibi yapıyorlar. Ama gizlice emri almaya devam ediyorlar. Yine gelene emaneti veriyor ama o küslük nedeniyle sanki mal sahibi yokmuş gibi kendince tavır koyuyor. Dünyadaki inkârcılar öyledir, onların halini sanki küsmüş muamelesi gibi düşünün. Ama sistem aynı sistem. Ondaki de emanettir, kime nasıl vereceğinin emrini yine Allah verir. Fakat o küstüğü için işin aslını görmemeye çalışır. Onun küsmesi sizin doğru yapmanızı engellememelidir. Bir de onun tavrını tasdik etmemelisiniz.

Hz. Mûsa aleyhisselam’ın çok şiddetli dişi ağrır, Rabbiyle dost olduğu için “Ya Rabbi, ağrıya dayanamıyorum” der. Rabbi ona bir ot tarif eder. Gider onu alır, dişine koyar ve ağrısı geçer. Bunu anlamak günümüzde biraz zor olabilir. Ağrı kesiciler, antibiyotikler ve benzerleri nedeniyle hemen hallederiz sınıfında bir iş. Ama o zaman öyle değil. Bu bir kıssa tabi. Sonra ilerleyen zamanlarda tekrar dişi ağrır. Öğrendiği için, Hz. Mûsa aleyhisselam gider o otu alır, dişine koyar ama geçmez. “Ya Rabbi, böyle yapmıştım geçmişti, şimdi geçmiyor.” diye seslenir. “Ya Mûsa, o zaman benden istemiştin, şimdi ottan istedin” cevabını alır. Bu da bir Rasûl örneği. Bu örnekte öğreneceğimiz bir şey daha var, bu Rasûl kıssasının yanılmadan bakmamız gereken bir yanı var. Kişi “Ben ağrı kesiciyi alıyorum, geçiyor, hiç kimseye sormuyorum” diyebilir. “Mûsa aleyhisselam öyle yapmış olabilir. Ben susadığım zaman kimseye sormadan suyu içiyorum, susuzluğum geçiyor” diyebilir. Bu kişi Mülk Sûresi’nin son ayetini okuyunca hiç etkilenmez. Dünyaya o anlattığımız köy örneğindeki gibi bakmadığı için o ayetten etkilenmez, “Suyu alıyorum içiyorum, susuzluğum geçiyor” der. Mülk Sûresi son âyet diyor ki; “Söyle onlara, suları çekilirse kim verecek?” Gaflette olduğu için bu âyet ona ne tesir edecek, korkmaz ki gafil. Peki, bu olabilir mi? Yani ağrı kesiciyi alıyorsun, sormadan etmeden içiyorsun, geçiyor olabilir mi? Olur, geçer. Ama dikkat edin, Rasûl otu tekrar kullandı, geçmedi. Rasûl’e olan büyük merhamet nedeniyle özel korumada olduğu için yanlışa müsaade edilmedi, defterine yanlış yazılmadı. Benzer olaylar sizin hayatınızda da olur. Bir işten sonra başınıza bir şey gelir, Rabbinizin ders verdiğini anlarsınız. Korkun titreyin ama merhamet ettiğini de anlayın. “Kulum, senin yanlış yapmana müsaade etmiyorum, seni koruyorum. Sen işleri yürüyor zannediyorsun, seni kendi haline bıraksam defterin hep yanlışlarla dolacak. İşler yürüyor, çünkü ben emanetçilere söyledim, ‘Beni bilmeyebilirler, bana küsmüş olabilirler, siz bakmayın size gelince verin’ dedim. Bu yüzden, sen o ilacı kullanırsan iyi gelir. Benden istersen başka, ama istemesen de tesir eder” der. İkisi farklı şeyler, bu sizi yanıltmasın. Çünkü sonuç önemlidir.

Mesele, istediğiniz zaman bir şeyi elde etmek, ona sahip olmak değildir. Onunla varacağınız yer önemli. Yani o işle, o olayla elde ettiğiniz şey neyin bileti? Cehennemin mi, cennetin mi? “Şöyle yaptım, şöyle kazandım” diyenin kazandığı ne, nerenin bileti?

Aynı olay için; “Rabbim lütfetti, şöyle bir iş imkanı nasib etti, şöyle bir kazanç verdi” demek başka bir şeydir, diğeri başka bir şeydir. Dolayısıyla, Allah’tan istemek ne demektir, bunu iyi anlamak ve ondan uzak kalmamak lazım, buna gayret etmek lazım, sürekli Allah’tan isteme kulvarında durmak lazım. Kendimize bir çember çizip o çemberi elektrikli telle çevirmemiz, ona yaklaştığımız zaman bizi uyaracak kendimize ait bir şeyler bulmamız lazım ki o çemberden çıkmayalım. Bunu iyi fark etmiş olan sahabe Vera Sistemi’ni geliştirmiştir. Helallerle çember çizmiş, o çemberden çıkmamak için kendisine bir uyarı sistemi olarak Vera’yı oluşturmuştur. O elektrikli tel sistemine “Vera” demiştir. Vera ayrı ve uzun bir konu, meraklanın da gidince araştırın diye bu kadarla geçiyorum. Vera sahipleri Allah tarafından övülmüştür. Yani, kendine çember çizip elektrikli telle çevirenler Allah tarafından övülmüştür.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından