“İyyâKE nesta’iyn” başlıyor…

Kul “İyyâKE na’budu” demeli, çünkü kul Ehad değildir. Kul “iyyaKE nesta’ıyn” de demeli, çünkü kul Samed değildir. Allah Ehad ve Samed. Bu Ehad ve Samed kelimeleri dünya ve ahiret hayatımızda o kadar önemli ki onları derinlemesine olabildiğince öğrenmeyi çok önemsemek gerekir. Konumuzla ilgili kısımlarına o pencereden de bakarak Ehad ve Samed kelimelerinin, yani Allah’ın Ehad ve Samed vasfının, aslında Ehad ve Samed bilgisinin yaşanabilir olmasına gayret ediyoruz. Ehad ve Samed’in kendisi kulun yaşayabileceği vasıflar değildir, ancak bilgisi yaşanabilir. Biz de konumuz penceresinden bakarak, Ehad ve Samed kelimelerinin manasını daha fazla anlamamızı sağlayacak bir farklı boyutunu anlamaya çalışıyoruz.

EHAD: Allah’ın Zatının “Dışı Olmayan TEK” oluşudur.

SAMED: Allah’ın Zatının “Dışı Olmayan TEK”liği ve “O’nda bir boşluğun bulunmayışı” sebebiyle bir ihtiyacının söz konusu olmayışıdır. Ehad ve Samed manalarını birlikte içeren bu mana ise “EHADÜ’S SAMED”dir.

“Kader konusun anlayabilmek için bir fikir paylaşımı” kitapçığından

Kul Ehad değildir, bu yüzden “İyyâKE na’budu” demelidir. Konu biraz ilerledikten sonra cümleyi değiştirip diyeceğiz ki; kul “İyyâKE na’budu” demek zorundadır. Kul “İyyâKE na’budu” demek zorundadır. Bu çok önemli bir şeydir, tercih olan bir şey değildir. Kul “İyyaKE nesta’iyn” demek zorundadır. “Zorunda” ifadesini biraz sonra daha rahat yakalayacağız. Bu yüzden, şimdilik daha yumuşak bir cümle kuralım, diyelim ki, kul “İyyâKE na’budu” demelidir. Kul neden “İyyâKE na’budu” demelidir? Çünkü Ehad değildir. Kul “İyyaKE nesta’ıyn” demelidir, çünkü Samed değildir. Kul ihtiyacı olan ve isteyendir, onun bir özelliği de budur. Kur’ân’dan ders yaparak “ihtiyacı olan ve isteyen” özelliğini anlamaya gayret edeceğiz. Bu amaçla Yûsuf Sûresi 42. âyete birlikte bakalım. Sonra fırsatınız olunca üstündeki bir kaç âyete, altındaki bir kaç âyete bakarsanız, konu anlaşılma sadedinde daha pekişmiş olur. Ve şimdi söyleyeceğim meâlle baktığınız yerdeki meâlleri kıyaslamak değil de birleştirirseniz, hepsini birden değerlendirirseniz, okuyacağınız meâllere şimdi yapacağımız meâli de katarsanız konu sizin için daha anlamlı olur.

“Onlardan kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki; Rabbinin katında beni an. Şeytan ona Rabbinin zikrini unutturdu da nice yıllar zindanda kaldı.” (Yûsuf-42)

Zindanda iki mahkum rüyasını Hz. Yûsuf aleyhisselâm’a söyler, yorum isterler. Onlar yorum zannederler, oysa Hz. Yûsuf aleyhisselam’ın yaptığı rüya yorumu değildir. Rüya yorumunu normal insanlar yapar. Hz. Yûsuf aleyhisselam’a rüya bilgisi verildiği için söylediği yorum değildir, olayın ta kendisidir, rüyanın karşılığı olan cevabın ta kendisidir, ne demek istediğidir. Yani, lügatte siz bir kelimenin karşılığına, manasına baktığınız zaman o bir yorum mudur? Kelimenin manasıdır, yorum değildir. İşte lügatteki kelimenin manası gibi, eğer rüyalar için bir lügat düşünürsek, o rüyanın o kişi için manası, karşılığı tam neyse Hz. Yûsuf aleyhisselam onu söyler. Ki her zaman o rüya o manada değildir, rüya lügati çok geniş kapsamlı bir lügattir. Onu Rabbi ona bildirir. Yûsuf aleyhisselâm’ın açıklaması bir yorum değildir.

İki mahkum ondan rüyalarının manasını ister, kendi dilleriyle söylersek “yorumunu” ister. Olayı bilmedikleri için yorum diyorlar. Hz. Yûsuf aleyhisselam mânâsını onlara söyler. Onlardan birisi zindandan kurtulacaktır. Kurtulacak olan o dönemin kralının -bu kelimeyi değiştireceğiz, şimdi anlamak için kral diyoruz- yanında çalışacağı için Hz. Yûsuf aleyhisselam ona “Kralının yanına gittiğin zaman beni unutma” der. Kelimenin aslı “kral” değil, kral kelimesinden bir yere geleceğiz. Ayetin orijinalinde “Rabbinin katında beni unutma” der. Olayın esasına vakıf olmadan ayeti okuyan birisi ayetteki “rab” kelimesini kendi rabbi zannedebilir. O mahkuma söylenen “Rabbinin katında beni an” ifadesindeki “rab” bizim “Allâhümme ente Rabbiy” derken söylediğimiz Rab değildir. Hz. Yûsuf aleyhisselam’ın yaşadığı memlekette krallar rablıklarını ilan etmişlerdir, yarıtanrı bilinirler, tanrı muamelesi görürler. Hal böyle olunca normal halk krallarını rabları biliyor, onlara rab diyorlar. Hz. Yûsuf aleyhisselam ona, “Sen rabbinin -dikkat edin ‘rabbimin’ demiyor- yanında çalışacaksın, o vakit beni onun yanında an, halimi söyle, bir faydası dokunur” diyor. Ayette “rab” kullanılmıştır, fakat meâllerde genellikle “efendi” kelimesi geçer; “Efendinin yanında, seni yönetenin yanında beni an” yazılır. Yanlış değildir, rableri aynı zamanda onların efendisidir ama âyetin orijinalinde “rab” yazıyor. Belki de rablar karışmasın diye, okuyanlar “rab” kelimesini karıştırmasın diye “efendi” olarak çeviriyorlar. Ama böyle yazınca da okuyan kişi esastan perdelenir, olaydan ders çıkaramaz, Kur’ân’ı ders edemez. Orijinal ifade “Rabbinin” diyor, neden? Kur’ân’daki başka âyetlerde de çeşitli yöneticilerden bahsedilir ama Kur’ân onlara “Rab” demez. Yalnızca burada yöneticiye “Rab” dedi. Çünkü o dönemde yöneticiler “Rabbınız benim” diyen yarı tanrılardı, halkın inandığı esas tanrıyla ilişki kuran yarı tanrılardı. Yûsuf aleyhisselam zaten onların bu inanışı nedeniyle “Rabbinin katında beni an” diyor. Böyle demekle onun yanlış inanışını, aslında inanmadığı halde, tasdik etmiş gibi oldu. Rasûl Allah’tan ister, biz de öyle isteriz. “Git ona söyle, beni çıkarsın” demesi de bize bir uyarıdır. Âyetin bundan sonrası da tereddütlü meâllendiriliyor, “O kişiye şeytan onu efendisinin yanında anmayı unutturdu” yazıyorlar. Meâlde “efendinin yanı” olarak yazılanın orijinali “Rabbin indi”dir, yani İND’dir. “Kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki; Rabbinin katında beni an. Şeytan ona o an Rabbini unutturdu, böylece nice yıllar zindanda kaldı.” Bu zâhiri mânâdır. Bu zâhiri olanın bir gerisi var ki, batini olarak Hz. Yûsuf aleyhisselam’ın nefs ilerlemesindeki kademelerle ilgilidir. Ama bu olay Rasûl nefsinin ilerlemesidir, Risaletle meşgul birisiyle ilgilidir, bizim nefs ilerlememiz değil.

Meâl yapanın şuna dikkat etmesi lazım: Orijinali onarıyormuş gibi bir hale girmek çok tehlikelidir. Ne haddimize! Daha iyi anlaşılsın diye onarmak olmaz. Yazı yazamayan bir çocuğun yazısını onarırsınız, Allah’ın kelamını onarmak hangi kulun haddine? Bu, o meâli yapanda fark etmediği gizli bir iyilik duygusu sebebiyle de olabilir, iyi niyetle oluşan bir hal de olabilir, ancak yanlıştır.

“Rabbinin katında beni an” cümlesi, ‘efendinin yanında beni an’ diye meâl yapılırsa ayetin vermek istediği ders anlaşılamaz. Âyet “rab” demiş, çünkü “rab” biliniyor. Bunun bizim için ne kadar önemli olduğunu, Rabbimizin bize hem de bir Rasûl aracılığıyla nasıl bir ders vermek istediğini ancak bu şekilde bakarsak anlayabiliriz. “Rabbinin katında beni an dedi. Ama şeytan ona Rabbinin zikrini unutturdu” kısmı tereddütlü meâllendiriliyor. Bazı yasalar vardır, farklı avukatlar onu “öyle de olur, böyle de” gibi farklı yorumlar. Burada olduğu gibi bazı âyet meâllerinde bu yaklaşıma rastlarız. Siz hangisi doğru diye bakacağınız zaman bir anahtar kelimeniz olmalıdır. Bu anahtar kelime Kelime-i Tevhid’dir. Hangi meâl bir olayı değil de Kelime-i Tevhid’i anlatıyor? Kur’ân bize olayları anlatmaz. Öyle olsa dünyanın bütün olayları oraya sığar mı? Kur’ân yalnızca Kelime-i Tevhid’i anlatır. Bir ayetin meâli için “Şöyle de olur, böyle de” denilmesi normal dünya dillerine göre doğru olabilir. Ama “daha doğrusu ne?” diye bakıldığında, Kelime-i Tevhid’i anlatan ve öğreten meâl daha doğrudur. O nedenle anahtar Kelime-i Tevhid’dir. “Rabbinin zikrini unutturdu” ibaresini, “efendisinin yanında Yûsuf aleyhisselam’ı anmayı ona şeytan unutturdu” diye meâllendiriyorlar. Bu yorum da bir yere girebilir ama anahtar kelimemiz ile baktığınızda öyle değil! Âyet “Rabbinin zikrini unutturdu, Rabbini unutturdu” diyor. “Rabbine söylemeyi değil.

Hz. Yûsuf aleyhisselam’ın yanlış bir imanı, yanlış bir düşüncesi, yanlış bir fiili olmamasına rağmen, bize bir Rasûl üzerinden verilen dersi anlamak için bir âyeti inceliyoruz. Rasûllerde ve Nebîlerde bunlar olmamasına rağmen “Rabbinin katında beni an” dedi, bunu o kişinin bakış açısından söyledi, o anlasın diye öyle söyledi. O mahkumun idrakına ve yaşantısına göre söyledi. Bu söylemeyi bile âyet Hz. Yûsuf aleyhisselam için “O an Rabbini unuttu, bu yüzden nice yıllar zindanda kaldı” olarak tanımlıyor. Fark ettiniz mi? Demek ki, Allah’tan istenmezse durum böyle. Allah’tan değil de kişinin efendisinden istediğinizde, oradan umduğunuzda durum kötü. Allah’tan istemenin önemi anlaşıldı mı, o konu bizi korkuttu mu? Yûsuf aleyhisselam bir Rasûl olarak îmanı, düşüncesi, yaşantısı doğru olmasına rağmen talebini o kişin yanlış bakışına göre iletti, “Rabbinin katında beni unutma” dedi ve böylece uzun süre daha zindanda kaldı.

Bir hadisinde Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: “Allah, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin. Eğer “Rabbinin indinde beni an” demeseydi, zindanda bir kaç yıl daha kalmayacaktı.” Buradan dersimizi “İyyaKE nesta’iyn” çerçevesinde çıkarmaya çalışalım. Âyetler öyledir ki konunuz neyse, o konuyla ilgili olarak hemen hemen her ayeti kullanıp ders yapabilirsiniz, konunun dersini oradan çıkarabilirsiniz. Bu ayete biz şimdi yalnızca “İyyaKE nesta’iyn” çerçevesinde bakıyoruz. Âyetin tüm mânâlarını, anlattığını bununla sınırlamak doğru olmaz.

Bu bir Rasûl Kıssası’dır, çok dikkatle önemsemek lazım. Âyetin meâline bakıp da “Rasûl yanlış yapmış” derseniz yanılırsınız. Yanlış yapılmış gibi gözüken tabloyu kişi anlayamaz da “Rasûl yanlış yaptı” derse işi fark edemez, bir kere bunu zihnimizden silelim. O neden öyle, açıklayacağım. Eğer ayete mânâ verirken “Burada Rasûl yanlış yapmış gözüküyor, bunu onarayım” derseniz, o zaman “rab” yerine “efendi” dersiniz veya başka bir şey dersiniz, yani ayeti düzeltmeye çalışırsınız. Önce bir yanlış duyguya girip “Burada Rasûle ait bir yanlışlık var” dediniz, ardından onu düzeltmeye giriştiniz. Sanki siz Türkçe öğretmenisiniz, âyet de öğrencinizin yazılı kağıdı, doğru yazamamış gibi. Öyle düşünmesen bile sonuç budur. Anahtarınız Kelime-i Tevhid değilse meâl yapmak, anlamak tehlikeli ve zor bir iştir. Daima Kelime-i Tevhid’i anahtar edinirseniz meâliniz doğru kulvardadır. Birisi daha iyisini yazabilir ama sizinki doğru kulvardadır.

Doğru kulvara girmek için bir kere Kelime-i Tevhid şablonu şarttır, onu sakın bırakmayın. Bırakmamak için onun mânâsını bilmek lazım. Mânâsını bilmezsen o şablonu kullanamazsın. Maalesef biz Kelime-i Tevhid’i haftada bir gün bir zikir meclisimiz varsa orada kullanıyoruz. Yeterli değil! Öyle yaşaman, onun mânâsı ile yaşaman gerekiyor. Mânâsını bilirsen düşünürken, yazarken, çizerken, yaşarken hep o senin için şablondur. O yüzden, paylaştığımız konuların değerini inşâAllah fark edin.

Rasûllerin önemli görevlerinden birisi de dünya tiyatrosunda sıkıntıyı yüklenen olmaktır. Yanlışı değil sıkıntıyı, zorluğu. İnanana öğretmek için zorluğu, sıkıntıyı yüklenen. Tüm Nebî ve Rasûller içerisinde o zorluğu ve sıkıntıyı en fazla yüklenen Efendimiz (SAV) olmuştur, en fazla O (SAV) yüklenmiştir. “İnsanlar içerisinde en fazla sıkıntıyı Rasûl ve Nebîler çekmiştir, onların içerisinde de en fazla ben yüklendim” hadisini anlamak istiyorsak böyle bakmak lazım. Aksi halde yanlış bir kafa söyle bakabilir: “En fazla sıkıntıyı çektim” diyor. Ama suyu ve ekmeği vardı. Dünyada suyu ve ekmeği olmayanlar vardı. Hürdü, rahattı, evi vardı, oysa evi barkı olmayanlar vardı, orada köleler vardı.” Sıkıntı bu değil. İşin aslını fark eden için dünyadaki sıkıntılar bunlar değil zaten. “Rasûl ve Nebîler sıkıntı çekmiştir” derken söylenen sıkıntı bu tür şeyler değil, bunlar belki başka sıralarda. Örneğin Hz. Süleyman aleyhisselam aynı zamanda hazinesiyle ünlü bir kral. Eğer sıkıntıya dünyalık şeyler için bakarsanız yanılırsınız. Bakın bu cümlesi Hz. Yûsuf aleyhisselam için bir sıkıntı, biz öğrenelim diye yükleniyor. Belki bir kişi çıkar da öğrenir diye yedi yıl daha fazla zindanda yatıyor. Hz Yûsuf aleyhisselam Rabbini tanımıyor, bilmiyor mu sanıyorsunuz. O bir Rasûl! Rasûl dediğinizde normal insan gibi düşünülmez. Ona “yanlış yapmış” diyen çok büyük yanlış yapmış olur. Günümüzde, Efendimiz (SAV) için bile, yaşadığı bazı sıkıntılar yüzünden oluşan halleri böyle yorumlayan ve maalesef kendini de önemli zanneden, etiketi yüksek kişiler var. Allah muhafaza etsin. Efendimiz (SAV) i düşünürken, anarken, O’nun hakkında konuşurken çok dikkatli olmak lazım, çok korkmak lazım, çok saygılı olmak lazım. Başımıza bir şey gelir diye değil. Hakkını yeriz diye. Yanlış bir bakışla veya cümleyle Efendimiz (SAV) in hakkını yemiş olur muyuz diye korkmalıyız. Allah muhafaza etsin.

Öyleyse, bu olaya bir Rasûl kıssası diye bakalım, bu edeble inceleyelim, “Rabbinin indinde beni an dedi” kısmının meâlini de o edeble düşünelim.

Bu olay zahiren aynen böyle yaşanmıştır. Hz Yûsuf aleyhisselâm böyle bir sıkıntı yüklenmiştir. Ama o sıkıntı ona dönerken, tüm sıkıntılar Rasûl ve Nebîlere dönerken mükafatlarla döner. Fakat onlar dünya mükafatları, dünya malları değildir. Yani fani mükafatlarla dönmez, baki mükafatlarla döner. İnananlar için de böyledir.

İhlâslı bir mü’min, îman ve sâlih amel sahibi salih/saliha bir kişi mahzun olduğunda “Eyvah, ben şimdi ne yapacağım” gibi dünya hallerini sergilemez de “Kefa Billâhi veliyyen ve kefa Billâhi nasıyra, dost ve arkadaş ancak Allah’tır, yardımcı ancak Allah’tır” derse, böyle düşünürse, hemen sonra kendisi için bir büyük mükafat, bir büyük açılım gelir, kendine göre büyük sayılacak bir şey alır, mutlaka alır, bu böyledir.

Efendimiz (SAV), bazı olaylar yüzünden mahzun olup, boynunu büküp, Kabe’nin kenarına yaslanmış durduğu zaman Mirac yaşamıştır. Efendimiz (SAV) in bize İsra Sûresi ile bildirilen Mirac’ını yaşamadan önceki halinde de bir mahzunluk vardır. Dikkat edin, Efendimiz (SAV) için Mirac’ı bir kere düşünmeyin, kıssasını bildiğimiz Mirac Efendimiz (SAV) ın tek Mirac’ı değildir, öyle düşünmeyin.

Hz. Yûsuf aleyhisselam zahiren böyle bir hali dünya tiyatrosunda yüklenmiş, karşılığında risaletindeki nefs ilerlemesiyle ilgili ikramlar yaşamıştır, sonraki yedi yıllık zindan hayatı onun için Rasûle ait farklı bir seyr-i sülûk olmuştur, çok ayrı bir şey yaşamıştır. Onu normal insan seyr-i sulükû gibi düşünmemek lazım. İnanan kişiler bu yüzden zindanı seyr-i sülûk için bir mektep görmüşler, ona Mekteb-i Yûsufiye demişler, orayı bir zindan görmemişler.

Bizim buradan dersimiz ne? Onu anlamak için bu söylediklerimiz çerçevesinde, onları aklımızda tutarak zahiri cümlelerle bakalım. Anlıyoruz ki, Rasûl bir beklentisi için kula müracaat etmiştir. Âyette anlatılan sıkıntılı rolü tarif ediyoruz, anlattığımız şey “Hz. Yûsuf aleyhisselam şöyle yaptı” değil, bir rolü tarifdir. Rasûl bir beklentisi için kula müracaat etmiştir, “Rabbinin katında beni an” demiştir, Rasûl olduğu halde Allah’tan istememiştir. Görüntüde! “Rabbinin katında beni an” demiş, yani kurtulmak için bir kula müracaat etmiştir. Bu âyet “Efendisinin katında anılmak istedi” diye meâllendirilse de, “Efendisinden istedi” denilse de bu mânâda buluşuluyor: Allah’tan değil de mahkumun efendisinden istedi, kuldan istedi. Allah’tan istemeyi ve kuldan istemeyi tanımlamak lazım. Ki işi fiiliyatta uygulayabilelim. Tanımlamadan “Yalnızca Allah’tan isteyin” derseniz, insanları hayata öylece bırakırsanız bocalarlar, ikileme düşerler.

İslam anlatıldığı zaman ikileme düşen varsa ya anlatanda veya anlayanda yanlış var demektir. İslam ikilemleri kaldırmak içindir. İkilem oluşuyorsa orada bir yanlışlık vardır. Anlatanda veya anlayanda, bir yerde bir yanlış vardır. Kim ikilemde ise onu çözmelidir, çözebilmelidir, çözebilmek için gayret etmelidir. İkilem İslam’dan uzaklaşmak demektir, yani şeytan demektir. Şeytanın bir karşılığı, bir manası da ikilemdir. İblis ikileme düştüğü için şeytan vasfını yüklendi, ikilem böyle tehlikelidir. “Allah’tan istemek ve kuldan istemek nedir?” İkilem ortadan kalksın diye bunları tanımlayacağız ki fiilimizi ortaya koyarken tereddütümüz olmasın. Müslümanın bir önemli görevi İslâm’ı ikilemsiz uygulamaktır. İkincisi, öyle uygulayacaksın ki örnek olacaksın. Sen ikilemde olur da uygulayamazsan örnek olamazsın. Örnek olamamak en önemli tebliğ olan halle tebliği yapamamaktır.

Hutbede çocukların İslâm’a yönelik yetiştirilmeleri için öğütler paylaşılıyordu. En önemli öğüt şudur; çocuklarını İslâm’a uygun yetiştirmek istiyorsan İslâm’ı yaşa. Öğüt, “Şöyle yap, böyle yap” demek değildir, yaşamaktır. Yaşa! En önemli tebliğ halledir. Söylemeyecek miyiz? Ayrı iş. Ama önce yaşamalıyız. Yaşayanın sözü tesirlidir. İslâm’ı yaşayanın sözünün enerjisi farklıdır, onun nuru çok farklıdır.

Yûsuf Sûresi 42. âyette esas vurgulananı yakalamaya çalışıyoruz. Buraya kadar anlattıklarımızdan âyetin meâlinde “rabbi” de deseniz “efendisi” de deseniz bu mana çıkar. İşin aslı görülemiyorsa, yani kişi yeterince hanîf değilse âyetteki şimdi söyleyeceğimi fark edemez, âyetin vermek istediği dersi yakalayamaz. Bu âyetin bize öğrettiği esas mesele ne? Bu paylaşacağım yeni değil, daha önce bir kaç defa paylaştık, onu şimdi bir ayet örneğinde işliyoruz. Özellikle “Aşağıların Aşağısı” kitapçığının “Kurtuluş Yolu” bölümünde önerilen maddelerden birisi budur. Bir kişi Kelime-i Tevhid’in doğru manasını anladı ve dedi ki; “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak Allah’tır. Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR, La ilahe! Ancak Allah Müstakilen VAR ve Muhtardır.” Bunu anladı ve uygulamaya çalışıyor. Lütfen dikkat buyurun, şu çok önemli, tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli, önemini anlatabileceğimi, başarabileceğimi de sanmıyorum.

Siz inandınız ve dediniz ki, Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır. Kendiniz için de dediniz ki, benim Müstakilen VAR ve Muhtar iddiam YOK Ya Rabbi! Arzu ve isteklerinizi buna göre ayarlıyorsunuz, fiillerinizi buna göre ayarlamaya çalışıyorsunuz, buna göre düşünüyorsunuz, buna göre korkuyor, buna göre ibadetlerinizi yapıyorsunuz. Ama en az bunlar kadar önemli olan, eğer olmazsa yaptıklarınızı da bozan bir şey var. O nedir? Bir başkasının Müstakilen VAR ve Muhtar iddiasını tasdik etmek! Bir başkasının “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasını tasdik eden hallerimizden kurtulmak çok önemli, pek çok önemli.

Âyette bir Rasûl üzerinden örnek verilmesinin bir başka sebebi rasûlün hata yapmayan kişi olmasıdır. Kesinlikle bilir ki, Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır. Hz. Yûsuf aleyhisselâm bunu biliyor ve böyle yaşıyor. Ama ne yaptı? Mahkumun bir başkasına yönelik “müstakilen var ve muhtar” iddiasını tasdikledi, “Rabbinin katında beni an” diyerek onun yanlışını tasdikledi. Bize verilen mesaj anlaşıldı mı? Eğer Kelime-i Tevhid’in mânâsı bilinmezse, o zaman kişi “Âyetin meâlinde ‘rab’ yazmamla ‘efendi’ yazmam arasında ne fark var?” der. Doğru. Ama ayet onu anlatmıyor. Esas anlatmak istediği “Rabbini unuttuğu”dur. Nasıl unuttu? Başkasının rab iddiasını tasdikleyerek! Hz. Yûsuf aleyhisselâm unuttu mu? Hâyır. Peki, niye unuttu muamelesi gördü? İşte âyetteki diğer önemli öğretim budur. Siz Rabbinizi sürekli anıyor olsanız bile, bir başkasının rab iddiasını -ki insanların ilahlıklarını ilan ediyor olması da aynı şeydir- beğenir tasdiklerseniz Allah diyor ki; bana verdikleriniz de oraya gider. Bu konuda hem ayet hem hadis var, Allah rızası bahsinde gördük. Allah rızası öyle bir şeydir ki içine başka bir şey karışırsa bozulur, ondan Allah’a bir şey ulaşmaz. Dolayısıyla, bu kadarcık bir tasdikte bile idrak hemen o tarafa akar, oradan sayılır, sayılar oranın skor tabelasına yazılır. Yûsuf aleyhisselam “Rabbinin katında beni an” dediği an oraya yazdığı için, sürekli Rabbiyle olan bir Rasûl için bile “Rabbini unuttu” deniyor. Dersimizi alalım. Bize Rasûlü üzerinden öğretiyor, Rasûl bu sıkıntıyı dünya tiyatrosunda yaşayarak bize gösteriyor.

Tekrar edeyim: “Müstakilen VAR ve Muhtar iddiasında değilim” deyip buna göre hayatını düzenleyen kişi, eğer başkasının Müstakilen VAR ve Muhtar iddiasını tasdiklerse küfre girmiş olur.

Rasûl bu işi görevi gereği yaptığı için, bunu öğretme sadedinde sahnede yaptığı için küfre girmez. O bize hayatıyla anlatıyor, Rasûlün hayatı bir derstir. Ama insan onu yaparsa küfre girer. Hayattan bir örnek vereyim, siz onu hayatınıza yayın. Arkadaşınız dedi ki, şurada bir sanat galerisi açılmış, gel bir bakalım. Kıramadınız girdiniz. Tablolar, resimler… Birisinin başında da ressamı duruyor. O ressam o resmi “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yapmıştır. Bir eser çıkarıyor ama bu iddia ile. Siz tam oraya geldiniz, resim şahane, çok beğendiniz. “Ne kadar güzel yapmışsınız” dediniz, onu övdünüz, takdir ve tebrik ettiniz, bütün beğenilerinizi o kişiye yaptınız. Dikkat edin, resmi beğenebilirsiniz. Mesele bir insanın yaptığı şeyi beğenmek beğenmemek değil, “Bakmayacağım, beğenmeyeceğim” tavrı değil. Siz eğer her şeyin sahibinin Allah olduğunu iyi bilirseniz, o resim kimindir, kim yapmıştır, ona bu idrakla bakarsınız. Ama siz her şeyi götürüp o kişiye bağladınız. Kişi oraya o iddiayla geldi, o iddia ile duruyor ve siz de onu tasdik ediyorsunuz. Bu “Rabbinin katında beni an” demekle aynı şeydir. Bir ünlüyü seyrediyorsunuz, yaptıklarına, esprilerine şununa bununa hayran oluyorsunuz, takdir ediyorsunuz. Sen onun neyini takdir ediyorsun? Egosunu! O zaman “Rabbinin katında beni an” demekle aynı şey. O iddiayla yaşayan iş arkadaşınızın bir başarısını takdir ediyorsunuz, aynı şeydir, onun “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasını tasdikliyorsunuz. Peki, hiç takdir etmeyecek miyiz, hiç aferin demeyecek miyiz, hep görmezden mi geleceğiz? Tabi ki takdir edeceksiniz, birisi güzel bir şey yapmışsa elbette takdir edeceğiz. Bu başka bir şey. Onun iddiasını tasdiklemeyeceksin, onun iddiasına destek vermeyeceksin. Onun o iddiasına destek vermek Allah’a karşı gelmektir. Çünkü o “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasıyla yaşıyor. Bu ev hanımları arasında yemekle de ilgili olabilir. “Sen mercimekli köfteyi çok güzel yaparsın” dedilerse anlatışı değişir. Öyle bir anlatır ki o anlatımda Allah hiç yoktur. O kişi o adrenalinle Allah’ı unuttu gitti. Aynı âyetteki gibi, Rabbini unuttu! Kendi marifetini anlatırken Allah’ı unutur. Dikkat edin, bütün yaptıklarınız hemen oraya kayar.

Devamlı zikrullahın şartlarından birisidir ki; kendiniz dâhil kimsenin o iddiasını tasdik etmeyeceksiniz.

Elinizde tesbih, sürekli bir esma söylüyorsunuz ama hep kendinizin veya birisinin “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiasını tasdik ediyorsunuz. Allah muhafaza etsin, o tesbihin taneleri ateş olur da cehennemde çekersin. Küfür bu kadar tehlikelidir, karşılığı da bu kadar korkunçtur. Kunut dualarında okuyor sunuz, “Mutlaka küfrün karşılığında azab gelecektir” diyorsunuz, her gece bunu söylüyorsunuz. Böyle!

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığında