“İyyâKE na’budu” anlatımında geldiğimiz son nokta…

Tanrının o en prestijli işine dönelim. Didiklemede ne var, didikleme ne getirir? Didiklemede lezzet var, karşılıklı lezzet alış var. Adına sohbet derler, birlikte saatlerce bu işi yaparlar. Bunu iyi yapanlara “sosyal adam” derler. Dikkat edin bu işin içinde bir sürü dûniHİ tuzak vardır. Bir kişiyi, bir şeyi didikliyor oluş sonuçta bir dili oluşturur, şikâyeti oluşturur, her şeyden şikâyet eder. Ufak tefek, büyük küçük ama sürekli şikâyet. Ve bu işi şirket ortaklarının hepsi yaptığı için şikâyet artık göze batmaz, onlara göre şikâyet normal bir şeydir. Hatta birisi şikâyet etmiyorsa onlara göre o bir şey anlamayan bir salaktır, “Zaten vurdumduymaz, bir şey anlamıyor, niye şikâyet etsin?” diye düşünürler. Oysa şikâyet Şakî’nin dilinin ismidir. Böylece Kur’ân’ın “Şakî” dediğini de öğrendik.

Tanrılar şirketinin ortaklarının dili şikâyettir, onu yapana da Kur’ân ŞAKÎ der.

Çünkü, eğer şikâyet, îman ve sâlih amel ilişkisine bakacak olursanız, şikâyet aslında Âmentü Billâhi ve Rasûlihi îmanına uymaz. Sâlih amel açıkladığımız bu îmana uygun davranışların adıdır. Böyle bir îman açıkladıktan sonra birilerinin üzerinden Allah’ı şikâyet etmek olmaz. İyi baktığınızda görürsünüz ki her şikâyetin hedefi Allah’tır. Bunu yalnızca inananlar fark etmez. Îmanlarıyla perdelendikleri için. İnanmayan Allah’a nefreti yüzünden bunu açıkça söyler; “Allah’ı eleştiriyoruz, nefretimiz Allah’a” der. Aynı didiklemeyi, aynı şikâyeti mü’min de yapmasına rağmen farkında değildir. Bir şakînin yaptığını mü’min olarak sen de yapıyorsan olmaz.

Anlaşmıştık, Muhammedî’nin yaptığını o yapamaz. O zaman onun yaptığını da Muhammedî yapamaz. O çok açık söylüyor; ben Allah’a ve inananlara kızgınım, şikâyetim onlardan. Şikayet etmekle inanan da bu işi yapar ama îmanıyla perdelenir, durmadan Allah’ı didiklediğini, onu şikâyet ettiğini fark etmez. Ama Kur’ân ona şakî der.

Bu saydığımız vasıfların temelindeki sebebi bize Kur’ân öğretir. Âmentü Billâhi ve Rasûlihi îman prensiplerine ve buna uygun hayat tarzı olan sâlih amel yaşantısına uymamak ile ortaya çıkan bu vasıflar için bizi uyaran âyetler Mâide Sûresi’nin çok iyi bildiğimiz âyetleridir:

“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide-44)

Kâfir’i tarif ettik. Sebep ne? Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmemek.

“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Mâide-45)

Zâlim’i de tarif ettik; hak yiyen.

“…Kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Mâide-47)

Bu üç âyet onların ancak Allah’ın hükmettiği ile hükmetmemeleri sebebiyle kâfir, zâlim ve fâsık olduğunu söyler. Allah’ın hükmettiği ile hükmetmemek nedir? Onu tek meâlde ve kullandığımız dille söyleyelim:

Kim Allah’ın inzal ettiğine göre inanmaz ve o inanç gereği hayat tarzı oluşturmazsa, yani Allah’a kulluk yapmazsa kâfir, zâlim ve fâsık olur. Özeti budur.

Eğer kişi Allah’a kulluğu tercih etmezse onu Kur’ân şöyle tanımlıyor:

“Mü’min olan, fâsık olan gibi midir? Eşit olmazlar.” (Secde-18)

Kur’ân diyor ki; size fâsığı anlattık, kâfiri, zâlimi anlattık. Kâfir, zâlim ve fâsık olma sebeplerini söyledik. Sakının, Allah’tan ittika edin. Çünkü Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyen ve buna göre bir hayat tarzı oluşturanla bunu reddeden fâsık bir olmaz, eşit olmazlar. Nasıl eşit olmadıklarını bir başka âyetten görelim:

“Yoksa, seyyie ile meşgul olanlar, kendilerini îman edip sâlih amel işleyenler gibi kılacağımızı mı, (yani) hayatlarında ve ölümlerinde bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Câsiye-21)

İşte böyle eşit olmazlar. Âyetin meâlinde “seyyie ile meşgul olanlar” tabirini kullandık. “Seyyie” Kur’ân’a ait bir tanımdır, meâllendirirken “kötü işlerle meşgul olanlar” denirse Muhammedî bir tarif olmaz. Okuyan kişi kendine göre bir kötü tanımı yapar ve der ki; ben kötülük yapmıyorum, demek ki bu âyetin dışındayım. Hâyır!

Âyette anlatılan “seyyie” ile meşgul olanlar, dûniHİ algı ve zannlarıyla meşgul olanlardır. HASENE Billâhi anlamda meşgul olmaktır, SEYYİE dûniHİ algı ve zannlarıyla meşgul olmaktır.

Bu bakışla âyet diyor ki, “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında bulunup buna uygun hayat tarzı oluşturan kişi ile Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyen ve buna göre yaşayan farklıdır. Bu iki grubu biz hayatlarında ve ölümlerinde bir tutmayız, aynı olmazlar. Bu âyet bize bir hadisi de hatırlatır: Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl dirilirseniz huzura, hesaba öyle gelirsiniz.” Bu hadisi bu âyetlerle birleştirmek idrakımızı kuvvetlendirir.

Allah’a kulluğu tercih etmeyenler için Kur’ân ne diyor? Bunu görelim ki ittikamızı, korkumuzu, sakınmamızı artırsın, tercihimizi kuvvetlendirsin ve daim olsun.

“Ey îman edenler, müşrikler ancak pisliktir.” (Tevbe-28)

Kur’ân onlar için bunu kullanıyor: Müşrikler ancak pisliktir. Müşrik tanrılar şirketinin ortağıdır. Allah’a karşı tanrılar şirketi kurmuş o sözde ortaklar ancak pisliktir.

Şu âyette verilen örneği anlamaya çalışalım inşâAllah.

“Dileseydik, elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevâsına (dûniHi algısına ve zannlarına) tabi oldu. Artık onun misali şu köpeğin misali gibidir; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, terk etsen de dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan (Allah’a kulluk etmeyi reddeden) kavmin misali böyledir. (Sen bu) kıssayı anlat, belki tefekkür ederler.” (A’râf-176)

“Sen bunu bir anlat, belki tefekkür ederler” diyor. Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenlerin hali köpeğin bir özelliğine benzetilmiş. Burada mesele köpeği kınamak değildir. Halifetullah olduğu halde köpeğin o özelliğine uygun yaşamak kınanmaktadır. O yaşantı hali köpeğin soluyuşuna benzetiliyor. Köpeğin kendine has bir soluyuş biçimi vardır, diğer hayvanlarda görülmez. Âyette bu örnek verilmiş. Köpek yorulsa dilini sarkıtır solur. Kendi haline kalsa, dinlense yine dilini sarkıtıp solur. Bunu örnek veriyor; yorsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da. Köpek neden böyle yapıyor diye incelendiği zaman bulunan önemli bulgular var. Bunlardan birisi devamlı bir tedirginlik ve huzursuzluk. Eğer kişi her halinde huzursuzsa, hep Allah’a karşı isyan ve şikâyetteyse, hep hayattan ve Allah’tan acı çeker halde ise hali buna benzetilmiştir. Bunlar kulluk yapmayanlardır. Allah’a kulluk yapanların kalbleri tatmin olur, onlar şükrü ve hamdı öğrenir, sabrı öğrenir, güzel nedir öğrenir. Onların arzu ve istekleri değişmiştir.

“Andolsun, biz cinler ve insanların birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’râf-179)

“Muhakkak ki; Allah indinde canlıların en şerlisi akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfâl-22)

Ayette anlatılan fiziksel sağırlık ve dilsiz olmak değil. Bir önceki âyet açıklamıştı; “Onların kulakları var ama işitmiyor, gözleri var ama Hakk’ı görmüyor, dilleri var ama doğruyu söylemiyor.” Allah onları böyle tanımlıyor: Muhakkak ki; Allah indinde canlıların en şerlisi akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

“Eğer Allah onlarda bir hayr bilseydi elbette onlara işittirirdi. Şayet onlara işittirmiş olsaydı (bile) onlar arkalarını dönerek yüz çevirirlerdi.” (Enfâl-23)

“Allah indinde canlıların en şerlisi kâfirlerdir. (Artık) onlar îman etmezler.” (Enfâl-55)

Ayetler Allah’a kulluk etmeyi tercih etmeyenleri “Onlar hayvanlar gibidir hatta daha aşağıdır, canlıların en şerlisidir” diye tarif ediyor. “İyyâKEu na’budu” Allah indinde ne kadar önemli ve makbul bir şeymiş fark edin. Fâtiha’da ne dediğimizi, Rabbimizin bize ne öğrettiğini, ne söylettiriyor olduğunu görün. Hiç farkında olmadan söylediğimiz “İyyâKE na’budu VE iyyaKE nestaıyn”in önemini anlamaya çalışıyoruz ki Fâtiha Sûresi’ni bu önemle sevelim ve okuyalım. Ayetteki “hayvanlar gibidir” ifadesinde hayvan kınanmıyor. Halifetullah özelliğine sahip olduğu halde öyle yaşamayan insan kınanıyor. Halifetullah özelliğine sahipken hayvan gibi yaşayan elbette onlardan aşağı kabul edilir.

“Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hâyır, onlar hayvanlar gibidir, hatta yol itibariyle daha sapkındır.” (Furkân-44)

Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenler bu âyette de hayvanlardan aşağı görüldü.

“Gerçek şu ki kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da birdir, (onlar) îman etmezler.” (Bakara-6)

Bu âyetler hep kesret dilindedir. Biraz sonra onlarla ilgili tevhid dilini de âyetlerden paylaşacağız.

Eğer kişi kesret dilini anlamazsa hayatı futbol maçı gibi düşünür. Zanneder ki iki takım var, Allah bir takımın kaptanı, karşında da bir düşman takım. Dikkat edin, her iki takımın da sahibi Allah’tır. Kesret dilinin bir amacı bizim amel çıkarmamızdır, diğer amacı olayı anlayabilmemizdir.

O öyle bir dildir. Sapmamamız için ise uluhiyet dili kullanmıştır. Bu iki dil beraberdir, ya o ya bu değildir, beraber ve tektir. Kur’ân’da anlatılanlar dünyaya inmeden önce tek mânâ idi, aslı tek dil idi. O mânâ dünyaya inince kesret dili ve tevhid dili vardır.

Ayetlerden öğreniyoruz ki uyarsan da uyarmasan da fark etmez, inanmayanlar îman etmezler. Böyle olduğu halde Kur’ân, “İnkarcılar şöyle der” diyerek onların sorularına cevap verir, inkârcılar üzerinden misaller verir. Oysa inkârcılar bu âyetleri okuyup ders alacak değiller. Zaten onların kendileri değil soruları muhatap alınır, sorularına cevap verilir. Tesir eder mi? Eden olabilir. Ama âyet diyor ki, çoğuna tesir etmez. İnkarcıların sorularına gelince, onların soruları meseleyi öğrenmek ve anlamak için değildir, hücum ve düşmanlık amaçlıdır. Onlar anlamak için soru sormazlar. Rasûl ve Nebîlerden öğrendikleri bilgilerle hücum ederler, soruları hücum amaçlıdır. Buna rağmen inkârcılara neden cevap verilir? İmanlı olan kul okurken bu soru-cevap ilişkisinden öğrenir diye. İnkârcının hücum amaçlı sorusuna Kur’ân’ın cevabını okuyan, onu ders yapan îmanlı kişi öğrenir, seyrederek ibret alır ve kendisine “doğru” bir amel tarif eder.

Denir ki, aklını yeterince kullanmayan hatalarından ve duyduğu tecrübelerden ders almaz; defalarca yaşar, seyreder ama ders almaz. Aklını normal seviyede kullanan bir kere görür, ders alır, hata yapmamaya çalışır. Aklını daha ileri seviyede kullanan ise yaşanmışlardan ders alır ve o yanlışı yapmaz, olayın onun başına gelmesi gerekmez. Bu amaçla kafirin sorusu muhatap alınır. Çünkü bu soru-cevap ilişkisinden îmanlı kişi ders çıkarır, öğrenir. Böylece kendisine bir amel tarif eder. Bir de îmanlı olan kişi incitilmeden öğrenmiş olur.

Kur’ân’ın Allah’a kulluk etmeyenlere bakışını gösteren şu iki âyete birlikte bakalım. Buraya kadar hep tanımlayarak geldik, şimdi hepsini bir yere bağlayacağız ve âyetin “İyyâKE na’budu” kısmını tamamlamış olacağız. Biz o kadar Esfele Sâfiliyn tesirindeyiz ki, bu o kadar kuvvetlidir ki. Allah muhafaza etsin, Esfele Safiliyn bizim îmanımızdan kuvvetli. Aksi halde dünya yaşantısı olmaz. Mesela Esfele Sâfiliyn kuvvetli olduğu için yan yana geldiğimizde ben konuşurken yorulmazsınız, ama âyet okuduğumda yoruluyorsunuz. Normal hikayeler anlatılınca hemen canlanırız, âyetlerle meşgulken canlı, diri durmak biraz zor oluyor. Kendimizi âyetlerde yorulmamaya zorlayalım, “Bu Allah’ın sözü, dikkat et, kaçırma” deyip kendimizi uyaralım.

“Oysa ki onlar Haniyfler olarak, Diyn’i O’na halis kılarak Allah’a kulluk yapmalarından, salâtı ikame etmelerinden ve zekâtı vermelerinden başka bir şeyle emr olunmadılar. İşte budur diyn-i kayyim. Muhakkak ki, Ehl-i Kitab’tan ve müşriklerden kâfir olanlar, içinde ebedi kalıcılar olarak nâr-ı cehennemdedirler. İşte onlar şerrul beriyyeh (yaratılanların en şerlisi)dir. Îman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar hayrul beriyyeh (yaratılanların en hayrlısı)dır.” (Beyyine; 5, 6, 7)

Öğreniyoruz ki; Allah’a kulluk yapmayı tercih edenler Allah katında Allah’ın yarattıklarının hayrlılarıdır. Allah’a kulluk yapmayı tercih etmeyenler ise yarattıklarının şerlileridir. Âyet böyle ayırmış; hayrul beriyyeh, şerrul beriyyeh. Sûrenin bu âyetlerinde “kulluk yapmak” geçtiği için paylaştık. Bu âyetleri ileride detaylı göreceğiz. Şimdilik oradaki mesajı Allahuekber’i düşünerek, yani Allah’ın hükmünün ve gücünün ne olduğunu düşünerek, Kün fe yekün’ü düşünerek anlamaya çalışalım.

Rabbimiz diyor ki; bu gücüme rağmen, Allah olmama rağmen sizden ne istedim? Sadece doğru inanın, salâtınızı ikame edin, fazlasını da verin. Neyin? Muhtariyeti Tercih Gücü’nün. Önce ondaki fazlayı verin. Sonra da sizi müstakil yaparak oraya bağlayacak malın fazlası neyse onu verin. Verin de sizi müstakil yapmasın. Onlar yüzünden kendini bir şey sanma, ver. Başka ne istedik ki? İşte Dîn’in esası da budur. Bu güce rağmen ne istedik?

Meâlen âyet böyle diyor. Şimdi paylaşacağımız âyet bütün bu anlattıklarımızı getirip önemli bir yere bağlayacak:

“Ama îman edip sâlih amel işleyenlere gelince, (O) onlara ecirlerini tam verecek ve verdiklerini fazlından artıracaktır. Ama İSTİNKAF (sözde tanrılık iddiasında ısrarlı olup vazgeçmeyen) ve İSTİKBAR edenlere (sözde tanrılık iddiası sonucu Hakk’ı iptal eden, halkı tahkir eden, ayrıca da yüceltilmek isteyenlere) gelince, onlara elim bir azab ile azab edilecektir. (Onlar) kendileri için Dûnillah bir Veliy ve Nasıyr bulamazlar (Dûnillah algı ve zannları sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleri güçlerin yok olduğunu anlarlar).” (Nisâ-173)

Bu âyette bizim anlamaya çalıştığımız konularla ilgili iki tanım var; İstinkaf ve İstikbar. İSTİNKAF Sözde Tanrılık İddiası’nda bulunmak ve o iddiaadan vazgeçmemektir, yani kendi adına “BEN” demekte ısrar etmektir. İSTİKBAR ise Sözde Tanrılık İddiası’nda bulunan kişinin Allah’ın “BEN” demesini iptal etmesidir, Allah’ın yarattıklarını hor görmesidir, kendi namına kullandığı “BEN”in yüceltilmesini istemesidir. Kişi Allah’ın “BEN” demesini iptal ediyor, yani orayla mücadele ediyor. Kendi namına kullandığı BEN gözüyle bakarak Allah’ın yarattıklarını hor görüyor. Kendine verdiği o BEN’in yüceltilmesini, kutsanmasını istiyor. “Hiç böyle adamlar tanımıyoruz” demeyin. Âyet özetle diyor ki: Eğer birisi istinkaf ve istikbar ediyorsa, Allah adına değil de kendi adına “BEN” diyor ve bu BEN’in de yüceltilmesini istiyorsa ona çok elîm bir azab hazırladık. Meâl yapılırken “dûnillah” kelimesinin mânâsı fark edilmediği zaman anlam yeterince oluşmaz. Oysa şimdi siz fark edeceksiniz. “İş körlüğü” diye bir şey vardır, işin ehli olduğunu söyleyenler bu körlük yüzünden fark edemezler, fark edemiyorlar. İnşâAllah fark ederler.

Ayette “dûnillah” ifadesi olmasına rağmen bunu fark edemedikleri için meâllerde âyeti şöyle bitiriyorlar; kendileri için Allah’tan başka yardımcı olmadığını görürler. Bunu okuyan buradan ne anlam çıkarır?

Bir: Sanki Allah’tan başkası var da yardım etmedi. Böyle anlarlar, çünkü meâl çok insanca. “Bana komşularımdan bir tek sen yardım ettin” der gibi. Buradan dağ başında komuşusu olmayan tek başına bir insan anlaşılmaz. Bir sürü komşusu arasından sadece birisi yardım etti de anlaşılmaz. Âyetlerdeki “dûnillah” bu değildir. Dikkat edin, dûnillah anlaşılmazsa Kur’ân anlaşılmaz, Kelime-i Tevhid anlaşılmaz ve insan ârif olamaz.

İki: Meâllerde “Allah’tan başka yardımcı bulamadılar” yazıldığı için oluşan yanlış mânâlardan birisi de, sanki başka yardımcılar var algısıdır. YOK! Allah’tan başka Müstakilen VAR ve Muhtar bir güç YOK. Ona ne diyoruz: Lâ havle ve lâ kuvvete illâ Billah. Dolayısıyla çıkan bu sonuç da yanlıştır. Çünkü, “Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar” demek, bir bakıma “Onlara Allah yardım etti” demektir. Esas tehlike burada. Ayette önce “Onlara elîm azab hazırladık” derken, sonra “Allah’tan başka yardımcı bulamadılar” deniyor. Bu cümleden “başkaları yardım etmedi, Allah yardım etti” gibi bir mânâ çıkar ki doğru olmaz. Bunun doğrusu şudur: Dûnillah algı ve zannları sonucu müstakilen var ve muhtar zannettikleri güçlerin yok olduğunu anladılar. Öyle zannediyorlardı. Ama o elîm azabı görünce, “Tek güç O imiş, illa Allah. Biz, şunun da bunun da gücü, etkisi, yetkisi var sanıyorduk, onlardan da yardım bekliyorduk, hatta onlara tapıyorduk. Demek ki müstakil başka bir güç yokmuş” dediler, bunu anladılar. Meâllerden bakın lütfen.

“İyyâKE na’budu” anlayışı “İstinkaf” ve “İstikbar” ile birlikte bize bir önemli kelime daha getiriyor; Mütekebbir. Kur’ân’a göre istinkaf ve istikbar özellik sergileyenler bu duruma mütekebbir olmaları sebebiyle düşmüşlerdir. Mütekebbir? Akşam salâtlarından sonra okuduğumuz “Lev enzelna” âyetlerinde Allah’ın isimleri arasında Mütekebbir’i de sayarız, Mütekebbir Allah’tır deriz. Demek ki yanlış olan, kınanacak olan Mütekebbir olmak değil. Mütekebbir “BEN” deme yetkisidir ve “BEN” deme gücü ancak Allah’ındır. Onların Mütekebbir olması, yani onları istinkaf ve istikbar yapmaya götüren şey, “Allah adına BEN deyin” denildiği halde kendi adlarına “BEN” demeleridir.

Mütekebbir kendi adına “BEN” diyendir. Mütekebbir Müstakilen VARIM ve Muhtarım’ın BENidir. “Müstakilen VAR ve Muhtar BEN” ancak Allah’tır. Biz “Müstakilen VAR ve Muhtar BEN” değiliz.

Kulluk görevimizin doğru olması için “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nestaiyn”de bir duruş gerekiyor. “İyyâKE na’budu” derken “Allahım, ben senin adına BEN derim” çizgisinde olmalıyız. Allah’a kulluk yapmanın en önemli ve birinci şartı budur. Kendi adına “BEN” diyerek Allah’a kulluk yapamazsın. “Biz yalnız sana kulluk yaparız” diyorsun ama kendi adına BEN diyorsun. Olmaz, ikisi uymaz. “İyyâKE na’budu” derken “Allahım, yalnızca senin adına, senin verdiğin yetkiyle, senin için BEN diyenleriz” mânâsı önemlidir. Bunu böyle demeyen Kur’ân’a göre mütekebbirdir, Allah’ın Mütekebbir vasfını çalıp onunla hareket etmektedir ki o kişi Allah’a kulluk etmeyendir. Kesret diliyle böyle! Şimdi geldiğimiz önemli kelime budur. “İyyâKE na’budu VE iyyaKE nestaıyn”de de bir kelimeye geleceğiz ama işi şimdi bu noktada tutalım. Böylece iki sonuca ulaştık. Bunlardan ilki tevhid diliyledir. İçinde dolaylı olarak kesret dili de var ama âyette esas göreceğimiz tevhid dilidir. Yûnus-33: “İşte böylece, Rabbinin fâsık olanlar hakkında, “Onlar îman etmezler” kelimesi gerçekleşmiştir.” Bu hüküm noktasıdır. Bu noktaya gelene kadar fâsığı, kâfiri, zâlimi kesret diliyle anlattık. Şimdi o anlattıklarımıza bakıp tevhid diliyle diyoruz ki; fâsık olanlar hakkında hüküm verilmiştir, onlar îman etmezler. İşte o kelime gerçekleşti, o yaşandı. Allah’ın hükmü yaşanıyor. Ulaştığımız ikinci sonuç ise şudur: Hakkıyla “İyyâKE na’budu” demeyenler mütekebbirlerdir. “İyyâKE na’budu” anlatımında bu noktaya geldik.

Artık “İyyâKE nesta’iyn” başlıyor.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından