Kendi adına “BEN” diyenler ve tanrılar şirketi ortakları

Fasık nedir?

Dünya hayatında Allah’ın razı olduğu hayatı tarzı olarak tercih etmemiş kişi fâsıktır. Ancak, tanımını yaptığımız bu fâsık da Allah’ın kuludur. Tevhid dili ile deriz ki; fâsık da fâsık olmakla kulluğunu yerine getiriyor. Kesret diliyle ise, fâsık Allah’a kulluk yapmayandır. O Allah’ın razı olacağı hayat tarzını tercih etmemiştir.

Kafir nedir?

Lâ ilahe illallah Kelime-i Tevhidi’ni kabul etmiyor, hatta şiddetle inkâr ediyor. Bu durumda fâsıkın vasfı kafir olur, fâsık bu söylediğimizi yaparsa kâfir olur. Öyle fâsık hal vardır ki fâsık olduğunun farkında değildir. Kişi nefsinin cimriliğine/ihtirasına kapılmıştır, vermesi gerekeni veremiyordur, onu sıkı sıkı tutuyordur, o yüzden de ilan ettiği müstakil BENle ilgili bir hayat tarzı oluşturmuştur. Ama müslümanlığın kurallarını da benimsemeye, yapmaya çalışıyordur. Yani fıskının farkında değil. Ama bu söylediğimiz Lâ ilahe illallah Kelime-i Tevhidi’ni kabul etmiyor, hatta şiddetle reddediyor, inkâr ediyor. Biz “Başka müstakilen VAR ve muhtar YOKTUR” diyoruz, o tersini söylüyor, “Öyle bir şey yok” diyor. İşte bu fâsıkın etiketi “Kâfir” yani inkâr eden olur. İdrakın pekişmesi için tekrar edelim. Ona biz; “Sen, müstakilen var ve muhtar değilsin, ancak Allah Müstakilen VAR ve Muhtar olandır” dediğimizde, bize; “Hâyır, ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyor. Böyle demese de bu kafir iddiaya göre yaşıyor. Oysa kişi yaptığı bu inkârla (burayı lütfen dikkatle fark edin) Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun esası olan Allah’ın Kendini Hissetmesi’nin hakkını vermemektedir. Burayı anlayalım. Bir inkârda bulundu ve dedi ki; “Ben de müstakilen varım ve muhtarım. Allah’ın müstakilen var ve muhtar olduğunu kabul ettim ama ben de müstakilen var ve muhtarım.” Bu yaklaşım Allah’ın vasıflarını inkâr etmektir. Bu kişi bizim Lâ ilahe illallah Kelime-i Tevhid’i ile ikrar ettiğimiz mânâyı inkâr etti. İnkar etmekle bir şeyin hakkını vermemiş oluyor. O nedir? Onun “Müstakilen VAR ve Muhtarım” dediği halin özü ondaki Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur. Bu nedir sorusunun detayına girersek konu uzar. “Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun esası nedir?” diye inşâAllah kitapçıklarımızı açıp bakın. O Allah’ın Kendini Hissetmesi’dir. Çünkü ayrıca müstakil bir hissetme yoktur, bütün hissetmeler Allah’ındır. Allah, insana ve bütün hissedenlere kendi hissetmesinden verir, bütün hissedenlerin hissi Allah’ın Hissetmesi’dir. Aksi halde müstakil bir hisseden olur. Başka müstakil bir hisseden olursa tüm hissedişinize zulmediyor olursunuz. İleri derslerimizde Ana His’si ele alacağız. Çünkü “his” dediğim zaman kastımı anlatamadığımı biliyorum. Bizim şu anki bazı hislerimiz ikincil hislerdir, onlara sebep olan bir Ana His var. Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu ana histir. Bu ana hissin aslında cinsiyeti yoktur. Allah’ın o hissetmesi, o ana his eğer bir erkek fetüse gelmişse kendini erkek hisseder, bir dişi fetüse gelmişse kendini orada dişi hisseder. Bu ikincil histir. Ama ana his Allah’ındır, onun cinsiyeti yoktur ve bizim esas “BEN” dediğimiz odur, “BEN” ona deriz. Sonra biz o ana hissi unutur, aynada gördüğümüze “BEN” deriz, ona “BEN” deyince işler karışır. Bunları detaylı paylaşmıştık. Aynada görülen “tekasür”dür.

Bizim ana histen olan payımız kayıtlıdır, sınırlıdır. Bu yüzden biz ona Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu deriz. Duygu insana aittir, onu hissediyoruz. Biz ana hissi bile hissediyoruz, hissedip “BEN” diyoruz. Allah’a o hissi bir veren olmadığı için O’na “hissini hissediyor” diyemeyiz. Ama bize verildiği için ana hissi biz hissediyoruz. “Kendini bil” emriyle birlikte hissedip o hisse “BEN” diyoruz, sonra da onu müstakil ilan ediyoruz. Onu müstakil ilan etmekle Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun esası olan Allah’ın Kendini Hissetmesi’nin hakkını vermemiş oluruz. Bu halimizle hak yiyoruz.

Allah’ın kendini hissetmesinden verdiği hisle müstakillik ilan ettik, ona “BEN” dedik, hak yemeye başladık. O his senin değil ama sen “benim” dedin, “müstakil” dedin, “bana ait” dedin ve ona da “BEN” dedin. Böylece hak yemeye başladın, hak yemek budur!

Allah’ın kendini hissetmesinden verdiği Kayıtlı Kendini Hissetmeyle kul Allah’a karşı “Hissedişim müstakilen var ve muhtar oluşumu hissedişimdir” diyerek isyan etmiştir, Allah’ın hakkını teslim etmemiştir. Bizim hissedişimiz Allah’tandır.

Kendimizi hissettiğimiz zamanki ana his, o hissedişimiz Allah’tan olmasına rağmen o kişi, “Benim kendimi hissedişim, kendimi hissetme sebebim müstakilen var ve muhtar olmamdandır, onun için hissediyorum” diyor. Tam bir ilah tarifi! Oysa senin hissedişin Allah’ındır, Allah’tandır, dönüşün de O’nadır. Hissedişiniz Allah’adır, yerinedir. Ama o kabul etmiyor, böylece nankör oldu, nankörlük yapmış oldu.

Dikkat edin, önce Allah’tan olan Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’yla müstakillik ilan ederek Allah’ın Kendini Hissetmesi’ne karşı O’nun hakkını yedi, hakkını vermedi. Yani doğruyu teslim etmedi, doğruya teslim olmadı. Sonra bir şey söyledi, “Benim kendimi hissedişim zaten müstakilen var ve muhtar olmam yüzündendir” dedi. Bunu anlamak üzere bir benzetme yapalım ama -bu konuda örnek olmaz- mânâyı alıp örneği atalım. Bir baba oğluna bir şeyler bıraktı. Sonra oğul “Bunların hepsini ben kazandım” dedi. Baba bunu duyduğunda “Ne nankör evlatmış” diyebilir. Bu vereni inkâr etmektir, kişi bu iddiasıyla nankörlük yaptı. Kur’ân’ın söylediği nankör budur. Kur’ân nankör derken, sosyal yaşantıdaki ilişkileri söylemiyor, nankörlüğü bizim günlük yaşantıda anladığımız mânâda kullanmıyor. Onu “Birilerine nankörlük yapmayacaksın” diye anlarsak Muhammedî olmayan birisi de onu yerine getirebilir. Hatta mafya üyeleri hiç nankör değildir, birbirlerine çok sadık olurlar. Onlar böyle davranmakla Muhammedî mi oluyorlar, birbirlerine sadık olmakla Kur’ân’ın “nankörlük yapmayın” emrini mi yerine getiriyorlar? Kur’ân’ın söylediği nankörlük; Allah’ın verdiği hissetmeyi Allah’tan ayrı ve müstakil ilan etmektir, “Müstakilen var ve muhtar olduğum için hissediyorum” demektir. Böyle düşünmek hak yemektir, nankörlük yapmaktır.

Lütfen dikkat buyurun. Hâlbuki bu işin bütün esasını o kula ilk gelen bilmektedir. Ona Ana His’ten, Hiss-i Kül’den gelen ilk Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu, bütün bu işin esasını bilendir. Çünkü Ahseni Takviym’dir. Ahseni Takviym hal bilendir ama vücuda girdikten sonra Esfele Sâfiliyn olunca duygu ve düşünceleri değişmiştir. İlk gelen bunları bilendir. Zıddı olabilir mi? O ilk gelen hissin cinsiyeti olmadığını söylemiştik. O ilk gelen his yemez içmez. Bu vücuda girince bu vücudun gereği olarak yeme, içme, açlık, susuzluk hissi duyar. Ama oraya girmeden önce o yemez içmez, o Ehad’dendir, Samed’dendir. Vücuda girince kayıtlanır, kısıtlı olur. İşte kısıtlı olmayan o ilk gelen bütün bu bilgileri, bütün doğruları bilir. Onun bu statüsüne bir isim veriyoruz; onun bu bilen statüsü Kul Zat’tır. O bilen Halifetullahın kul zatıdır.

Allah’ın verdiği hissetmeyi Allah’tan ayrı ve müstakil ilan eden, “O benim hissetmem” diyen kişideki Kendinde Kendine Göre Var olan yaşantıyla oluşan bu idrak yüzünden o kişi nefsine zulmetmektedir. Zulüm anlaşıldı mı? Nefse zulüm iki şeyle ilgilidir. Öncelikle hak yemektir. Çünkü hak vermeyen zalim olur. İnansın inanmasın, birisinin hakkını yemek zulümdür, hakta îman gözetilmez.

Îman Rahiym ismiyle ilgilidir, hak konusu Rahmân ismiyle ilgilidir. Buna dikkat etmeyende Rahmân ismi açılmaz, Rahiym hiç açılmaz. Hak gözetmek, hak yememek bu yüzden çok önemlidir. Hak yiyene, hak vermeyene zalim denir, yaptığı işin ismi de zulümdür.

Dolayısıyla, bu işin esasını, bu anlattıklarımızı, hak yemenin ve nankör olmanın zulüm olduğunu ve böyle olunmaması gerektiğini bilen ilk gelen Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’dur. O kişinin statüsü Kul Zat’tır, toplam olarak Nefs dediğimizdir ki işin esasını bilir. Biz Kendinde Kendine Göre Var olandan sıyrılıp, unutup Birbirlerine Göre Var olanın tuzağına düşünce Kendinde Kendine Göre Var olan eliyle nefse zulmetmiş oluyoruz. Niye? Hakikatini bildiği halde nefsin bildiği doğruya, onun bildiği hakikate göre davranmadık, böylece hakkını vermedik. O müstakil olmadığını biliyor ama biz onun müstakilliğini ilan ettik. Böylece onun bildiği hakikate göre davranmayarak nankörlük de yaptık. Bize o ilk gelen müstakil olmadığını, kendisinin ne olduğunu biliyor, ama biz ona müstakillik ilan ediyoruz, ona zulmediyoruz. Bu hakkının yenmesi onun ağırına gidiyor. Efendimiz (SAV) in bir sözünden alıntıyla söyleyelim, böylece kişi ne yapmış olur biliyor musunuz? Nefsini kudret elinde tutan Allah’a asi olmuş olur. Efendimiz (SAV) bazı hadislerinde “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki” diyor. O yemine dikkat edin, “Nefsimi” diyor. Yani bendeki Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nu, “BEN” diyerek oluştur duğum Kendimde Kendime Göre Var olan halimi. Neredendi o? Allah’tan. “Nefsimi kudret elinde tutan Allah” yemini şunu da vurguluyor; Nefsim O’nda olan, O’nun olan, O’nun yönetiminde. Kaldığımız yere dönelim. Bu kişi nefsine asi olmuş oldu, onun vasfı zâlim oldu. Kur’ân’ın “zâlim” dediği budur. Böylece, Kur’ân’ın “fâsık” dediğini, “kâfir” dediğini, “zâlim” ve “âsi” dediğini gördük.

Nefsin hakikatine yapılan bu hıyanet (Kur’ân’a göre hıyanet budur) nefsin şerri tercih etmesi olduğundan, bu hale “şerri tercih eden nefs” mânâsında NEFSİN ŞERRİ denilmektedir.

Nefs bir hıyanet yaptı. Neye? Hakikatine. Tuzağa düştü, hakikatine hıyanet etti. Peki, bu hıyanet neden oldu? “Tercih” yetkisi yüzünden. Nefs tercih yetkisiyle şerri tercih etti. Ve tercih yetkisiyle şerri tercih eden mânâsına bir isimle anıldı, onun etiketi “Nefsin Şerri” oldu. Fâsık’ın özellikleri bunlar, tehlike arttıkça onlar da artıyor. O elindeki tercih yetkisiyle Allah’ı tercih etmedi, “hayr ve şer” konusunda hayrı tercih etmedi. Hayr Allah yoludur. O şerri, Allah’a karşı yolu tercih etti. Bu tercihi Allah’ın verdiği yetkiyle yaptı. Ona verdiği his, duygu ve BEN’le yaptı. Böylece o nefs kendine verilen tercih yetkisiyle Allah’a karşı olanı, şerri tercih eden nefs oldu, Allah’ın verdiği tercih yetkisiyle Allah’a hücum eden oldu.

Efendimiz (SAV) in öğrettiği “Allahım beni nefsimin şerrinden koru” duası işte bu halden korunmak içindir. “Allahım beni koru, nefsim sana karşı işleri tercih etmesin, onun sana karşı işleri tercih etmesinden beni koru, o senin yolunu tercih etsin” duasıdır bu.

BEN ile ilgili paylaştıklarımızı şimdi nefsin şerrine monte edelim. Nefsin Şerri Allah adına “BEN” demez, kendi adına “BEN” der. O kendi adına “BEN” demeyi seçti. Halbuki o nefs o kula gelirken Allah adına “BEN” diyerek geldi. O Ahseni Takviym iken ilk “BEN”i Allah adınadır. İşte o, Allah adına “BEN” derken Allah’a şahid oldu ve “Evet, Rabbimiz sensin. İşittik ve şahit olduk” dedi. O BEN’di o. Biliyordu çünkü. Ve bu bilgi, bu şahitlik ona işlendi. Dolayısıyla buraya o bilgiyle geldi. Fakat sonra onu unuttu, onu dikkate almadı ve tercihini Allah’a karşı kullandı, böylece ŞER oldu. Yani Allah’a, hayra karşı şerri tercih etti. Böylece “Ben müstakilen BEN derim, ben kendi adıma BEN derim, birisi adına BEN demem” dedi. Oysa biz Allah adına “BEN” deriz, çünkü BEN O’nundur, O’ndandır. O’nadır. “Hâyır, ben kendi adıma BEN derim” diyen nefsin şerridir.

Adım adım ilerliyoruz. Böylece ne oldu? Böylece kendisine verilen yetkilerin gücüyle hadi aşan Kul Zat, bu vasfıyla bir hayat tarzı oluşturdu. Statüsü Kul Zat’tı ama kendisine verilen yetkilerle haddi aştı, müstakillik ilan etti, o etiketi yapıştırdı; “Müstakil BEN” dedi. Dikkat edin, o kul bu hayat tarzıyla tanrılar şirketinin ortağı oldu. Niye? Bunu diyen kişi ilahlığını ilan etti değil mi? Ve âyetlerden öğrendik, insanların çoğu böyle değil mi? İlah, ilah, ilah, ilah… Bu ilahlar ne halde? Şirk’te. Şirk ortak demektir. Şirkin ortakları -o tanrı, bu tanrı, şu tanrı- hepsi birden tanrılar şirketini oluşturuyor. Firavun, onların bu ortaklıklarını iptal etmeye, kendine yönlendirmeye çalışan bir insandı, “Sizin Rabbiniz Benim, siz bana bağlı ortaklarsınız” dedi. Günümüz dünyasında onların her biri birer müstakil tanrı, tek tek tanrılıklarını ilan etmişler, tek tek şirkteler, yani her biri bir ortak. “Müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında olanların ortaklığı olan bu şirket tanrılar şirketidir. Diyoruz ki; “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır. Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR.” Hakikat bu olduğuna göre bunların şirketleri sahte şirkettir, kendileri de sahte ilahtır. Çünkü ancak Allah ilahtır. O’nun “dışı” kavramı yoktur. Bu yüzden başka ilah olmaz. Ama onlar “biz böyleyiz” diyor. Demek ki sahteler. Kime karşı sahteler? Allah’a karşı sahte ortaklar, sahte şirkler. İşte bu vasıflarından dolayı isimleri MÜŞRİK’tir. Kur’ân’ın “müşrikler” dediği bunlardır.

Müşrik kendisini Allah’a ortak yapmış tanrılar şirketinin ortağının adıdır. Müşrik bu şirketin ortağıdır. Şirketin faaliyeti nedir? Lütfen dikkat edin, yine önemli bir derse geldik. Faaliyet raporu verecek, onun bir faaliyet raporu var. Bu şirketin en önemli ve en prestijli faaliyeti ortakların birbirlerini didiklemeleridir. Mecbur! Tanrılığın özelliği bu! İleride okuyacağız, Allah Kur’ân’da buyuruyor; ‘’Ey, düşünmeyi seven kullarım, ey aklını kullanmak isteyenler. Eğer birden fazla İlah/Allah olsaydı kavga ederlerdi.’’

Birden fazla ilah olursa kavga eder, kavganın sebebi budur. Kavga tanrı olmanın delilidir. Müslüman kavga etmez. Kavga tanrılık yüzündendir, tanrıya aittir. O nedenle tanrılar şirketinin en önemli ve en prestijli faaliyeti birbirlerini didiklemektir.

Yaptığımız şehâdete rağmen eğer hayatımızda bunlar varsa ve olursa biz de o şirketin gizli ortakları oluruz: Sahte ve gizli ortak! Çok kötü! Hep diyoruz ki, bu bir hayat tarzıdır, yirmi dört saat korkacağız. Allah’ı düşünmek böyle olur, korkacağız.

Bu yüzden, dedikodu, gıybet vb. tamamen şirkle, doğrudan esas şirkle ilişkilendirilmiştir. Ve Kur’ân’da “Bir ölü kardeşinizin etini yer misiniz? Tiksindiniz değil mi?’’ diye bize önemli bir benzetme yapılmıştır. Benzetme böyle: Birbirini yemek! Tanrılar birbirlerini yerler, yerler. Öyleyse didiklemekten korkun. “Hiç mi bir şeyi eleştirmeyeceğiz?’’ demeyi bırakın da önce bir korkun. Önce kork! Sonra? Sonra yine kork!

Bu yolda şu çok önemlidir. Âyet ve hadisler bize “Öfkelenmeyin” deyince kişi soruyor, hiç mi bir şeye kızıp öfkelenmeyeceğiz? Şöyle: Eleştireceksin de, kızacaksın da. Ama nasıl? Bir çizgi var, onu geçince! DûniHİ algı ve Billâhi algı arasında bir çizgi var. Sen dûniHİ algıdan Billâhi algıya geri dönüşsüz geçinceye kadar, önce dûniHİ yaptıklarını terk edeceksin. Eleştirmekmiş, kızmakmış, öfkelenmekmiş ne varsa onları bir terk et ve Billâhi algıya geç. Bu tarafa geçtiğin zaman Billâhi algıda öfkelenmek ayrı bir şeydir, kızmak ayrı bir şeydir, eleştiri de öyle. Bunların yerleri ve tarifleri vardır, hatta sevaptır, ibadettir. Bizim şimdi eleştiri, öfke, kavga dediğimiz şeyler küfür alanına ait. Önce orayı tümden silmek gerekiyor. Yenisini yapmak için Billâhi tarafına atlamak gerekiyor. Bu tarafa atlamadan yenisini inşa etmek olmaz. Demek ki, tanrılar şirketinin en önemli faaliyeti didiklemeymiş. Ve o şirkmiş, çok tehlikeliymiş. Kendimizi bu faaliyetten mutlaka kurtarmalıyız. Birbirimizi Allah rızası için uyarmalıyız, “Yapmayalım” diye.

Buraya küçücük bir şey ekleyelim, belki konu dışı gibi ama önemli. Şimdi vereceğimiz örnek bayanlarla ilgili ama yalnız bayanlar için değil, bayan erkek ikisini de kapsar. Hadiste “Ailesine hayrlı olan, onu memnun eden erkek” önemseniyor ya, bu hadisi duyunca kocasına diyor ki; sen hayrlı bir mü’min değilsin. Niye? Benim her şeyime karışıyorsun, beni hiç memnun etmiyorsun. Veya erkek eşine; sen hâyırlı bir kadın değilsin, bana şöyle şöyle davranıyorsun diyor. Ölçü bu değil, işe böyle bakmayın. Sen küfür dünyasına ait taleplerde bulun, kocan karşı çıkınca kötü adam olsun, olmaz öyle şey. Seni memnun etmesi için senin cehenneme hızlı gitmeni mi çabuklaştırması lazım? Sen ona mı iyi adam diyorsun, hayrlı adam o mu? Kur’ân’ın ve hadislerin dediği o değil. Eğer bir eş bahsettiğimiz hayat tarzıyla veya ibadetlerle ilgili telkinlerde bulunuyorsa, eşini teşvik ediyorsa hayrlı olan budur, birbirimize böyle bakmamız gerekiyor. Kendi heva ve heveslerimize göre “hayrlı insan” tespit edemeyiz. Öğrendik, hep Kur’ân’a göre olacak. Çok dikkat edelim, âyetler ve hadisler Âmentü Billâhi ve Rasûlihi diyenler içindir.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından