İşittik ve itaat ettik!

İyi insan cennete gider mi? Hâyır. Cennet iyi insanlar için değildir, Allah’a kulluk görevini yerine getirmeye çalışan iyi kullar içindir. Allah’a kulluk yapabilmek için olmazsa olmaz ilk şart, hakkıyla ama hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demektir. Bu yüzden hep gündemimiz Âmentü Billâhi ve Rasûlihi. Bunu hakkıyla söylemek önemli. Sözde değil, böyle deniyormuş diye değil. Elbette o da çok önemli bir başlangıçtır ama yeterli değildir. Hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi ilk şart olduğu için “Daha ne yaparsam hakkıyla olur, bunu daha hakkıyla nasıl yaparım?” diye sorarak, arayarak, öğrenerek Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demek gerekiyor. Âmentü Billâhi ve Rasûlihi’nin hemen peşine ikinci kural gelir; Semi’na ve Eta’na. Mutlaka hemen “İşittik ve itaat ettik” diyeceğiz. Allah’a kulluk yapmanın, kulluk yaparken Allah’ı tercih etmenin ikinci şartı budur. Kulluk hayat tarzıdır ve bir kişi Allah’ın razı olduğu hayat tarzını seçerse başlangıcı hakkıyla Âmentü Billâhi ve Rasûlihi demektir. Hemen peşine de “Semi’na ve Eta’na; Allah ve Rasûlü’nü işittik, itaat ettik” demektir. Olmazsa olmaz şart bu ikisidir, bu ikisi tartışılmaz kuraldır. Bu işin böyle olduğunu bize âyetler anlatıyor. Böyle midir, Kur’ân’dan bakalım.

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne davet edildiklerinde mü’minlerin sözü ancak ‹İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Nûr-51)

Bu âyeti de iki türlü görmek; âyetin inzal olduğu zamanki hali ve âyetin bana söylediği. Ötelememeyi öğrendik, “O zaman öyleymiş” deyip âyeti bir kenara koymayalım. “Âyet bana ne diyor, âyeti nasıl ötelemem?” diye mutlaka telaşlanmalıyız.

“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlü’ne davet edildiklerinde” kısmı, Efendimiz (SAV) zamanında sahabenin bir konusu olduğunda seçtikleri yolu anlatıyor. Hatta Hz. Ömer radıyallahu anh’ın bir kıssasından öğreniyoruz, yalnızca müslümanların değil yahudilerin de seçtikleri bir yol. “Ne yapalım?” diye onlar da Rasûlullah Efendimize (SAV) gelip danışıyorlar. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. Eğer böyle yaparsanız, konunuz neyse Allah’a ve Rasûlü’ne danışırsanız yapacağınız tek şey, o konu hakkında karar verildikten sonra “İşittik ve itaat ettik” demektir, sakın dışına çıkmayın, yorum yapmayın. Çünkü bilemezsiniz. Bu kişiye yapılan bir baskı değil, öyle olmadığını çok geniş gördük. Bu bir uyarıdır: Bilemezsiniz ve kesinlikle yanlış yaparsınız. Çünkü o dünya tecrübesiyle bileceğiniz bir şey değil. Öyleyse “İşittik ve itaat ettik” deyin ve hükme uyun. Bunu kendimize, günümüze getirelim.

Günümüzde biz hükmedilmesi için Allah ve Rasûlü’nün davetine gidiyor muyuz? Gidiyoruz. Bir âyet okumak, şu konuda Efendimiz (SAV) ne demiş diye bir hadise bakmak hep Allah ve Rasûlü’ne başvurmaktır. Aynı şeydir, ha o gün, ha bugün fark etmez.

Kur’ân indiği zaman, Kur’ân’la ilgili hayat rolünü oynayanların hayatları elbette ayrıdır. Ama o günkü oyundan, o hayattan çıkan sonuçların günümüzde uygulanması da Allah’a ve Rasûlü’ne gitmektir. Günümüzde de hemen oraya uygun bir davranış bulmalıyız. Demek ki biz de Allah ve Rasûlü’ne gidiyoruz. Ne diyeceğiz? Semi’na ve Eta’na; işittik ve itaat ettik.

“Öyleyse gücünüz yettiğince Allah’tan ittika edin (Allah’a isyandan kaçının), işitin (dinleyin anlayın), itaat edin ve kendiniz için bir hayr infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden (ihtirasından) korunursa, işte onlar kurtulanların ta kendileridir.” (Teğabun-16)

Rabbimiz bize buyuruyor ki, gücünüz yettiğince Allah’tan ittika edin. Bize buradaki ilk öğüt ittika ederken hemen yapmamız gereken, onunla başlayalım: Gücünüz yettiğince dûniHİ algı ve zannlarından kendinizi kurtarın. Dikkat edin, “kurtulun” demiyor; “kurtulmaya gayret edin, ittika edin” diyor. İttika edin; yani eğer dûniHİ algı ve zanlarından kurtulmazsanız başınıza gelecekler yüzünden Allah’tan korkun. “İttika etmek” geniş mânâlıdır, yerine göre o mânâlara ayrı ayrı bakmak gerekir.

DûniHİ algı ve zannlarından gücünüz yettiğince kurtulmaya çalışırken bunu dünya tecrübesiyle yapamazsınız. Çünkü dünya zaten dûniHİ algı ve zannları üzerine oluşmuş bir hayat tarzıdır. Ondan dünya tecrübesiyle kurtulamayacağınız için, bunu Bilen’i işitin, dinleyin, anlayın, O’na itaat edin, Semi’na ve Eta’na deyin ve kendiniz için bir hayr infak edin.

“Hayr” ve “hâyır” kelimelerini hiç değilse yazıda karıştırmamak gerekir. “Evet-hâyır”daki “hâyır” kelimesinden ayırmak için “ı” harfini kullanmadan “hayr” şeklinde yazmak iyi olur. “Kendiniz için bir hayr infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden/ihtirasından korunursa işte onlar korunanların ta kendileridir.” İşittik ve itaat ettik deyin ama kendiniz için bir hayr infak edin. Yani her şeyin sahibi olanın Allah olduğunu bilin, O’nun olanı yine O’nun için O’nun adına verin. Her şeyin sahibinin O olduğunu bil. Kendini sahibi zannedip saklama! Burada anlamamız gereken çok önemli şey şu: Kim nefsinin cimriliğinden/ihtirasından korunursa! Az önce anlattıklarımızın peşine bu geliyor. Önce Âmentü Billâhi ve Rasûlihi dedin. Hemen sonra Semi’na ve Eta’na; işittik ve itaat ettik dedin. Öyleyse bu cimrilikten korun!

Kur’ân’daki cimriliği normal hayattaki cimrilik gibi anlarsak bu işi hiç başaramayız. Cimrilik nefsinin cimriliğidir. Kim nefsinin cimriliğinden ve ihtirasından korunursa ayet diyor ki, “Onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.” Onları tarif ediyor. “Nefsinin cimriliğinden ve ihtirasından” dediğine göre nefsi bir şeyi vermek istemiyor, bir konuda cimri davranıyor. Onu vermezse bütün malını verse bir değeri yok, Kur’ân onu vermeyene cimri der. Esas vermesi gereken, Allah’ın ona verdiği Tercih Gücü’dür, onu haddi aşar tarzda kullanmamasıdır.

Allah’ın tercihle ilgili verdiği yetkiyi yalnız Allah için kullanması gerekiyor. O kadar tatlıdır ki, kişi bunu tutar vermez. Allah’ın verdiği bu yetkiyi tutar, vermezse kişi nefsinin cimrisi olur. Onu tutmak “Benim” demektir, benim. Allah’ın olan bir şeyi tutamazsın.

Dikkat edin, müslümanlar Billâhi anlamını yaşamaya başladıkları zaman çok coşkulu cömert olurlar. Çünkü bir başkasının malını dağıtıyor rahatlığıyla dağıtmaya başlarlar. Anlar ki kendinin değil. DûniHİ düşünürken kişi kendi malından bir şeyler verdiğini zannediyordu, bir şey verince “Mutlaka bunun karşılığını Allah bana verecektir” diye seviniyordu. O duygunun karşılığı cehennemdir. “Benim malım” dersen, oradan bir şeyleri verip Allah’tan karşılık beklersen kendini ilah ilan etmiş olursun. Sen Allah’ın malını Allah için Allah adına verensin. Bu öyle bir vermek ki sağın verince solun haberi olmaz. Bu mânâları daha önce paylaşmıştık, vaktiniz olursa kitapçıklarımıza bakın inşâAllah. Dolayısıyla, eğer kişi “Allah’a karşı ben de müstakilen varım ve muhtarım” derse ve çok tatlı olan bu iddiayı tutarsa nefsinin cimriliğine ve ihtirasına kapılmış olur. Bu iddia dururken bütün malını verebilir. Bu o kadar tatlıdır ki, sıra bundan vazgeçmeye gelince bunu bırakamaz. Rabbim inşâAllah hepimizi doğru yola hızla iletir. Öyle müslüman kardeşlerimize rastlarız ki, çok dağıtırlar. Onlara “sen asıl ‘Ben müstakilen varım ve muhtarım’ iddiandan vazgeç” deriz, bir türlü kabul etmez, gece gündüz mal dağıtır ama onu vermez. Önce onu verecek! Onu verdiği zaman her şeyi çok rahat verir. Ve sevap o zaman çalışır.

Nefsinin cimriliği tanımını şöyle örneklendirirsek anlamak kolaylaşacaktır.

Halifetullah olan insan Allah adına “BEN” der. Allah’a karşı ortaklık ilan etmiş olan ise kendi adına “BEN” der. Biz Allah’ın kendi “BEN” demesinden verdiği yetkiyle Allah adına “BEN” deriz. Ama Âmentü Billâhi ve Rasûlihi dememiş birisi kendi adına, kendi zatı namına “BEN” der ve bu “BEN” demeyi vermez, cimrilik budur. Kendi adına söylediği “BEN”e namaz kıldırır, oruç tutturur, onu hacca umreye götürür, ona hayr yaptırır. Hâlbuki kişinin kendi adına “BEN” demesi şirktir, kendini Allah’a ortak koşmaktır, nefsin cimriliği, ihtirası budur, kişinin vermediği budur. Önce bunu ver!

O dönemdeki müslümanların önce “Âmentü Billâhi ve Rasûlihi” demeleri, sonra “Semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik Allahım, işittik ve itaat ettik Ya Rasûlallah” demeleri, peşine “Ğufrâneke Rabbenâ, ğufrâneke Rabbenâ” diye yalvararak af dilemeleri Rabbimiz indinde makbul olmuştur. Müslümanların o hallerinden memnuniyetini Efendimiz (SAV) le Mirac Gecesi “Âmener Rasûlü” âyetiyle bize hediye olarak bildirmiştir. Öncelikle Bakara-285 ve ona ek olarak Bakara-286 bir Mirac hediyesidir. “Âmentü Billâhi ve Rasûlihi” dedikleri için, Rasûlleri ayırmadıkları için, “Semi’na ve eta’na, ğufraneke Rabbena” dedikleri için Rabbimizin onlardan hoşnutluğu bize bu âyetlerle bildirilmiştir.

Bu hoşnutluğu Bakara-285’ten öğrendik. Fakat, Allah’a (Allahuekber’e) “Semi’nâ ve eta’nâ; işittik ve itaat ettik” dedikten sonra insan korkuyor; “İşittik ve itaat ettik” dediğimiz şeyin ya altından kalkamazsak? Bu ‘tüh’ demek değil. İmanlı kişinin ya altından kalkamazsak korkusu için Bakara-286 ona seslenir: Korkma! Kapasitenizin üstünde bir yük yüklenmez. Ve bize bir dua öğretilir. Âyette bir de “İşittik ve itaat ettik” diyen için bir kazançtan bahsedilir. O kul hiçbir gayret sarf etmeden âhiretle ilgili mükafatı elde eder, hedefi onikiden vurmuş olur. Dünyada yaşarken bazı doğruları bulabilmek için yıllarca uğraşırsınız, bazı bulunmuş bilgiler için kuşaklar boyu uç uca araştırmalar yapılmıştır. Halbuki siz âhiretle ilgili en doğruyu “Semi’na ve eta’na” demekle öğrenirsiniz, hiç bir gayret göstermeden, terlemeden öğrenirsiniz. 286. âyet bunun müjdesini de verir. Bu yüzden “Semi’na ve eta’na” halini, “Ya Rabbi işittik ve itaat ettik” teslimiyetini çok sevmek lazım. Rabbimiz o halden hoşnut olmuş! O sınıfa girebilmek için bunu çok sevmek lazım: “Ve kalû semi’nâ ve eta’nâ ğufrâneke rabbenâ ve ileykel masıyr: İşittik ve itaat ettik, ey Rabbimiz affına sığınırız, dönüşümüz Sana’dır, dediler.” (Bakara-285)

Allah’a kulluk görevini yapmak için olmazsa olmaz başlangıç şart dediğimiz Âmentü Billâhi ve Rasûlihi ile Semi’nâ ve Eta’nâ davranışı Rabbimiz tarafından övülmüş bir davranıştır. “Semi’na ve Eta’na dediler ve davrandılar” diye müslümanlar övülürken, Hz. Mûsa aleyhisselam kavmi bu konudaki yanlışları nedeniyle kınanmış ve uyarılmıştır: “Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve işitin dinleyin” demiştik. Onlar ise; ‘semi’na ve asayna’ (işittik ve isyan) ettik dediler.” (Bakara-93)

Yine Kur’ân nezaketi, yine Kur’ân’ın bize Rahiym ismiyle görünüşü. Başka bir yerden dersle uyarıyor, mü’min hiç incitilmiyor. Onlara “İşitin ve itaat edin demiştik” ama onlar “Semi’na ve asayna; işittik ve isyan ettik” dediler. O hale düşmeyelim inşâAllah. Bu tanımları ve halleri niye çok tekrarlıyoruz? Bu tedebbür ve tezekkürler bizde bir hal oluştursun diye. “Öyle miyiz değil miyiz, yapıyor muyuz yapmıyor muyuz?” düşüncesi, rahatsızlığı ve korkusu başlasın diye. Ancak o korku başlarsa biz “Semi’na ve Eta’na” diyebilme gayretine gireriz.

Hayatımıza bakalım, belki de yaşantımızın büyük çoğunluğu “İşittik ve isyan ettik” formunda geçiyor. Mutlaka dille söylemek şart değil, davranışlarımız, düşüncelerimiz, konuşmalarımız, hepsi önemli. Biz ona hayat tarzı dedik. Hayat tarzımız, “Allahım, evet işittik, sen öyle dedin ama biz isyan ettik” diye geçiyor olabilir. Allah muhafaza etsin. Eğer hedefimiz Allah’a kulluk yapmaksa, Âmentü Billâhi’den sonra “Semi’nâ ve Eta’nâ” şarttır.

Okuyacağımız âyet, “İşittik ve isyan ettik” durumuna düşmemek için bir uyarıdır. Ayrıca Elest Bezmi denilen mukaddes meclisteki “Evet, Rabbimiz SENsin” (A’raf-172, 173), sözümüzü de bize hatırlatıyor. Âyet geldiği zaman Akabe ve Hudeybiye’de mü’minler Allah’a ve Rasûlü’ne söz vermişlerdi, o sözle ilişkili de inzal olmuş bir âyet. Onu kendimize taşıdığımızda çıkaracağımız mânâların içerisinde, “Evet, Rabbimiz SENsin, buna şahit olduk” sözü de vardır:

“Allah’ın size olan nimetini, ‘İşittik ve itaat ettik’ dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı O’na verdiğiniz sözü hatırlayın ve Allah’tan ittika edin (isyan etmeyin, sakının). Muhakkak ki Allah, Aliymun Bizatissudur’dur.” (Mâide-7)

Allah Aliymun Bizatissudur’dur; kalbinizde olanı, sadrlarınızda olanları, aklınızdan geçeni, düşündüklerinizi düşüneceklerinizi, hepsini bilendir, bu yüzden ittika edin. İttika etmeyi biraz daha açmış olacağız. “Şundan ittika edin” dediğinde, her geçtiği yerde oluşan bir mânâ var, hep diyor ki sakının. Bu “Sakın ha yapma” demektir. Her geçtiği âyette Rabbimiz bir şey için “Sakın ha yapma” diyor. Burada acaba neye ‘sakın ha’ diyor? Ayrıca “Aliymun Bizatissudur’dur” diyerek de bizi uyarıyor. Anlamak için normal yaşantımıza dönelim. Diyelim ki ben sizden birine “İçinden şunu geçirdin” dedim, diğer bir arkadaşa “Şöyle düşündün, öyle düşünme” dedim, ne yaparsınız? Bir anda tedirgin olursunuz, ne düşüneceğinizi şaşırırsınız. Kişi ne düşüneceğini şaşırınca hep de yanlış düşünceler zihnine gelir. Oysa ben size ne yapabilirim ki? Benden niye çekinilir ki? Ama içinizden geçeni söylüyorum diye, zihinden geçen yalan yanlış şeyleri bildim diye korktunuz. Bu henüz zihinden geçen, sadr ve kalb değil. Zihinden geçeni bildim diye sakındın ve kendine “Sakın öyle şeyler düşünme, biliyor” diyorsun. Yani benden ittika ettiniz. Allahuekber! Allah “İçinizden geçenleri biliyorum” dediği halde hiç ittika etmiyoruz. Fark ettiniz mi, bir insandan çekindiğimiz kadar bile Allah’tan çekinmiyoruz! Bunu bir itiraf edelim. Bir insan “bildi” diye düşüncelerimize dikkat ediyoruz. Allah, “İçinizden geçenleri geçecekleri, sadrınızdakini, kalbinizdekini, beyninizdekini hepsini bilenim. Bu benim ilmim. Hiç yaratan yarattığını bilmez mi” demesine rağmen bu bizi hiç korkutmuyor! Ama insan bizi korkuttu! Allah bize “Korkun, söz verdiniz korkun” diyor. Bir kişiye bir konuda söz verip de yapamadıysanız onunla karşılaşmak, yüz yüze gelmek istemiyorsunuz. Çünkü söz verdiğiniz şeyi yapamadınız, vakti geçiyor diye ondan ittika ediyorsunuz. Rabbimiz diyor ki, “Benden ittika edin, söz verdiniz. Bir insandan çekinip karşısına çıkmamaya çalışıyorsunuz, bana söz verdiniz, benden ittika edin.”

“Ne yana dönsek Vechullah’tır” diyorsunuz, öyleyse Allah’tan ittika edin.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından