Bir Muhammedî ameli başkası yapamaz. Çünkü îman ve sâlih amel ancak ve ancak Muhammedî içindir…

Kur’ân bize bütün bunları Allah için, Allah’a, Allah’la ve dahi İllallah, illa Billah nasıl yaşayacağımızı öğretir. Bu cümlede ilk basamaktan nefs seyr-i süluğu ile ilgili ipucu var. Bütün bunlar Allah için, Allah’a, Allah’la ve dahi -ileride- İllallah, illa Billah olarak bunları nasıl yaşanırı bize Kur’ân öğretir ve öğütler. Ve bizden ister ki, sen O’ndan razı, O da senden razı olsun. Bir diğer söylenişi şöyledir: O senden razı, sen de O’ndan razı. “Sen O’ndan razı, O da senden razı” kesret cümlesidir. “O senden razı, sen de ondan razı” tevhid cümlesidir. Sen yokken O senden razı olarak seni yaratmışsa sen bu işleri yaparsın. Âyet bu kula “Gir cennetime” diyor. Kur’ân bu seviyeye gelelim ister.

İnsandaki Kendinde Kendine Göre Var olan hali, yani Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu, bütün bunlarla beraber tanım olarak Nefs’i aslında Ahseni Takviym suretinde olduğu için bizim şimdi yapmaya çalıştığımız dil onun ana dilidir. Uğraşmakla yeni bir şey öğrenmeyeceğiz, onu açacağız, o açılmış olacak, yani itirazsız ikilemsiz kendiliğinden çalışır olacak.

Biz tevhid dilini Efendimiz (SAV)le birlikte öğrendik, Kur’ân’la antrenman ettik. Ama kesret dilini zaten biliyorduk. Onları cem etmek ve tek mânâ yapmak gerekiyor.

Aslında tek mânâ yapmayı kesret âleminde anlatmak zor. Sanki iki ayrı şey var da onları tek mânâ yapıyoruz zannettiğimiz için zorlanıyoruz. Onu biz ayırdık, o zaten tek mânâydı, Ahseni Takviym’in haliydi. Ahseni Takviym’e güzel denmesi onun şeklen fizyonomik olarak güzel olması, teknik olarak bir noktaya ulaşmış olması değildir, Allah’ı biliyor ve bu dili konuşuyor olmasıdır. “Aşağıların Aşağısı” kitapçığında bunları paylaştık. O Esfele Sâfiliyn yapıya gelince kesret dilini dûniHİ algıyla öğrendi. DûniHİ algıyla öğrendiği için aslında tek olan mânâyı anlayabilmek üzere ayırıyoruz. Aslında tek bir şeyden türediler, o mânâları asıllarına döndürmek gerekiyor. Mânâlar çakışarak asıllarına döndüğünde o kendiliğinden var olan bir şey, onun ikilemi olmaz, tek bir formattır; VARdır o, bir şeyle kıyaslayamazsın, o kıyaslayacağın bir şey değil, tek bir şey. Kıyas yapamayacağın için de seni ikileme düşürmez. Kişi İnsan-30’a göre ikileme düşmez, kesret dilinde düşer. Kesret dili orada cem olduğu için, orada aslına döndüğü için mânâda ikileme düşmezsin, ikilem akla gelmez. Ve bu ancak nefs-i mutmaineden sonra olur, zaten ismi mutmain. Nefs-i mutmaineye kadar kişi hatalar yapar. Dûnillahi algısını yıkıp da oluşturduğu Billâhi algıyı yerine koymaya çalışırken hatalar yapabilir. Onlar yanlış değildir, aynı kulvardaki hatalardır, sendelemedir, gittikçe rayına oturur, kendiliğinden yürür.

Hep diyoruz ki, bütün bu paylaştıklarımız başlangıç çizgisine gelmek için. Bütün paylaştıklarımızı ve gelecekte bu konular çerçevesinde paylaşacaklarımızı birisi tam uyguladığı zaman ancak başlangıç çizgisini kavramış ve oraya gelmiş olur, nefs yolunda, nefs idrakında ilerlemiş sayılmaz. Bu iş astronotluk derslerine benzer. Uzaya gidecek bir araçla yolculuk için önceden astronot epey bir antrenman yapar. Gideceği yerin kuralları dünyaya uymadığı için, o ortama uyum sağlayacak hayatı yaşama antrenmanları yapar, en azından yer çekimi gibi şeyler için çalışır, öncelikle bunu yapar ve bu onun epey bir zamanını alır. Uzay aracının çıkacağı başlangıç çizgisine gelmeden önce oldukça yoğun ve zahmetli bir antrenman süreci yaşar. Fakat yol öyle değildir, füze gibidir. Kişi o çizgiye geri dönüşsüz gelirse, ondan sonraki gidiş füze gidişi gibidir, ikilemsiz, rotası belli, kendiliğinden. Oraya kadar iyi bir antrenman gerekir, sonrası kendi çalışan bir makinadır. O dil de öyledir, önemseyip çok antrenmanla açılmasını sağlamak lazım. Açıldığı zaman sen hiç farkına varmadan çalışır. Çalışınca sen kesret dilini okuduğunda zihnin onu eşi olan uluhiyet diline çevirir, böylece kesret diliyle perdelenmezsin. Veya uluhiyet dilini okuduğunda cazibesine kapılıp amelsizleşmezsin, hemen onun kesret dilini/amelini sana yaptırır. Kendinde Kendine Göre Var olanın başka dili yok. Onu biz Birbirine Göre Var’a, tekasüre, Esfele Sâfiliyn görüntüye bağladığımız için Esfele Sâfiliyne ait dili öğrendi. Onun ana dili Ahseni Takviym yapının dili. O dili hatırlata hatırlata, o dil onda açılır.

Geldiğimiz noktayı özetleyen bir cümleyle devam edelim. İslâm iyi insan olmak ana başlığı ve mesajı ile anlatılır ise doğru olmaz, bu İslami bir yöntem değildir.

Böyle olursa, kişi iyi insan olursa Kur’ân’ın öğütlerini yerine getirdiğini zannedecektir. Oysa bu kişinin iyi insan olmak için yaptıklarını Muhammedî olmayan biri de yapabilir. Bu bizim için çok önemli bir çizgidir, çok önemli bir testtir. Oysa doğru düzgün Muhammedî olan birisinin yaptığı bir şeyi Muhammedî olmayan kesinlikle yapamaz, mümkün değil. Bu yüzden, başkalarının hoşunuza giden özelliklerine bakıp onlara Muhammedî etiketi yapıştırmayın, Muhammedî Anlayış o işten davacı olur. Bu konuda sürekli kendimizi test etmeliyiz. Örneğin, salât ikamesi, namaz kılmak. Kendimiz nasıl salât ikame ediyorsak Muhammedî olmayan birisine anlatsak o da aynısını yapabilir mi? “Yapar” diyorsanız salâtınızda bir noksanlık var demektir. Rabbim hepsini kabul buyurur inşâAllah, salâta durmak başka bir şeydir, ayrı iştir. Onun kabul olup olmaması bir insanın işi değil. Biz daha iyisini ve doğrusunu tarif etmeye, yapmaya çalıştığımız için onu izah ediyoruz. Aksi halde salâtı değerlendirmek yalnızca Allah’ındır. Allahuekber deyip başlamanızla birlikte salâtta kimseyle ilgili olmayan başka bir sistem kendiliğinden çalışır. O bizim işimiz değil, hiçbir kimsenin, hiçbir insanın işi değil. Anlatmaya çalıştığım şey, işin doğrusunu arayıp bulmak için yöntem. Aynı testi oruç için de yapın. Tuttuğum orucu birisine baştan sona anlatsam, o kişi Muhammedî olmadığı halde aynı benim gibi yapabiliyorsa benim yaptığımda bir noksanlık var demektir.

Bir Muhammedî ameli başkası yapamaz. Çünkü îman ve sâlih amel ancak ve ancak Muhammedî içindir.

Kendimizi her konuda böyle test edebiliriz. Mesela bir hayr yapıyorsunuz, bir yere bir bağışta bulundunuz. Aynısını tarif etsem Muhammedî olmayan da yapar mı? Yaparsa bu hayr Muhammedî bir amel olmaz. Muhammedî olması için ne yapmak lazım? İşte bunu çok önemsemek gerekiyor, mesele hep bu. Sakın “Nasıl?” demeyin, hep onu konuşuyoruz. Aksi halde bu iş şuna benzer. Birisiyle on dakika konuştunuz, on defa “Adınız neydi?” diye sordu. Biz hep “Adım şu, adım şu” deyip duruyoruz, buna rağmen “Adın neydi?” diye sorarsanız olmaz. Zaten hep “Nasıl Muhammedî olunur?” onu konuşuyoruz. Artık bunu başkalarına anlatabilecek halde olmalısınız inşâAllah.

İslâm iyi insan olmak diye anlatılırsa, mü’min de buna inanırsa “Ayıp olur” dikkati ve korkusu “günah olur” titizliğini örter ve geçer. İyi insan olmaya çalıştığı için ölçüsü bu: Ayıp olur! Bir yere gidilecektir, gitmesek ayıp olur, gidilmeyecektir gitsek ayıp olur. Konu neyse hep mesele budur; ayıp olur! “Ayıp olur” yaklaşımı İslamî değildir, ona çok dikkat edelim. O insanî bir davranış değerlendirmedir. Hiç değilse şimdilik “Günah olur” kelimesini kullanmak lazım. Doğrusu, şöyle olursa Allah razı olur inşâAllah düşüncesiyle yaşamaktır.

Her şeyi Allah’a bağlayan hâl önemlidir. İşi Allah’a bağlayan duâ gibi cümlelerle hareket etmeliyiz.

Bu iyi kulla ilgilidir. Allah’a iyi kul olmaya çalışanın düşüncesi, korkusu günahla ilgilidir. İyi insan günahla değil ayıpla meşguldür, “Ayıp olur” diye yaşar. “Ayıp olur”la yaşayan müslüman Allah’tan ittika etmez. Onda insanlardan çekinme ve sakınma ön plana geçer. Oysa biz ittikayı öğrenmeli ve yaşamalıyız. Hep onu anlatıyoruz. “Sonra bana ne derler” düşüncesiyle yaşamak neticede o kişinin duygu, düşünce, arzu, istek ve fiillerinde “Allah ne der?” telaşının kaybolmasına yol açar, “İnsanlar ne der?” özenine girer. Efendimiz (SAV) zamanında müşrikler “İnsanlar ne der”i umursadıkları için gelip tabi olmadılar. “Geleneklerimiz şöyle, adetimiz böyle, aşiretimiz böyle” ile bu iş olmaz.

İslam terk ettirendir.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından