İyi insan ne yapar, iyi kul ne yapar?

Allah’a kulluk görevini yerine getirmeye gücü yettiğince gayret eden insan, birlikte yaşadığı insanlar arasında, kendisini ilgilendiren kişiler arasında ve kendisiyle ilgilenen insanlar tarafından kulluk görevinin tabiatı gereği emin ve iyi insan olarak bilinir. Ancak onun iyi insan olma çabası ve gayreti, hele de planı hiç yoktur. Gayreti ve planı Allah’ın razı olduğu bir kul olmaktır. Dolayısıyla, iyi bir kul iyi kul olma hayat tarzının gereği olarak kendiliğinden iyi bir insandır, zaten öyledir. Buna mukabil iyi bir insana iyi bir kuldur diyemeyiz. İyi insanın iyi kul olmakla ilgisi yoktur. Ama iyi kul olmak iyi insan olmayı kapsar. Çünkü iyi kul olma ana başlığı altında o da vardır. İyi insan olma ana başlığı altında iyi bir kul olmak yoktur, hatta umurunda bile değildir. Zaten kişi iyi insan olunca müslümanları beğenmez, “Sizden iyiyim, bir şunum noksan” der, geçer gider. İyi insan olarak müslümanları geçtiğini zanneder. Bu yüzden, bir iyi insan gördüğünüzde ona hemen “bu Muhammedîdir” derseniz büyük suç işlersiniz, çünkü Muhammedî olmayan birisi de iyi insan olabilir. İyi bir Muhammedî zaten iyi insandır, iyi insan değilse zaten başaramıyor demektir.

Tam bu geldiğimiz noktada işin zihnimize oturması için bir mukayese yapalım: İyi insan ne yapar, iyi kul ne yapar?

İyi bir insan insanlara yalan söylemez iyi bir kul Allah’a karşı yalancı olmaz.

Nedeni hepsi için geçerlidir, bu yüzden bir kere açıklayalım her birinde tekrar söylemeyelim. Neden yalan üzerinde çok duruyoruz? Çünkü İslam anlatımlarında “Allah yalanı, yalancıları sevmez” geçtiğinde o insanlarla ilişkiler içerisine yerleştirilip insanlara yalan söylememe sonucuna ulaşılıyor, âyetten bu çıkarılıyor. Kur’ân’da insan ilişkileri değil Allah’la olan ilişkin anlatılır. Allah’ın “Yalancıyı sevmem” demesi; “Bana yalan söyleme” demektir. “Bana yalan söyleme” dediği zaman o nereden başlar? “Sen Rabbimizsin” dediğimiz noktadan başlar. Yaşantımızı Billâhi anlamda düşündüğünüzde insanlar Allah’ın dışında var ve muhtar olmadıklarına göre, insanlara önemli noktada bir yalan söylemek de bu kapsama kendiliğinden girer. Ama Kur’ân’ın söylediği bu değildir. İyi bir kul Allah’a yalancı davranmaz, iyi insan insanlara yalan söylemez. Bu kadar önemli bir fark var.

İyi bir insan iftira etmez, iyi bir kul Allah’a iftira sayılacak iddialarda bulunmaz.

Örneğin “Müstakilen varım ve muhtarım” derse, Kur’ân ona “İftira ediyosun, yalan söylüyorsun. Müstakilen VAR ve Muhtar Allah’tır, başka YOK” der. Ama kişi “Ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyerek yalan söylüyor, iftira ediyor. İyi bir kul yalan söylemez, iftira etmez, yani Allah’ın dışı iddiasıyla müstakillik ilan etmez.

İyi bir insan insanları kandırmaz, iyi bir kul Allah’ı kandırıyor pozisyonunda olmaz.

“Allah’ı kandırmaz” demiyorum. Kandıramaz, öyle bir şey olmaz. İyi kul Allah’ı kandırıyor pozisyonunda kalmaz, o pozisyonda olmaz.

İyi bir insan insanlara verdiği sözü tutar, iyi bir kul Allah’a verdiği sözü tutar.

İyi bir insan insanlara kibir sergilemez, iyi bir kul Allah gibi gözükerek müstakillik ilan etmez.

Kibir budur; Allah gibi gözükmek! Allah gibi gözükmek nasıl olur? İlah olmakla! İlah Allah’tır. Sen de “İlahım” diyorsan, yani “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyorsan Allah gibi gözüktün, Allah’a karşı kibirli, mütekebbir oldun.

Kibir suç değildir. Sakın kibiri kötü ilan etmeyin, günah olur. Kibir Allah’a aittir, Kibriya sahibi Allah’tır, Mütekebbir olan Allah’tır. Eğer siz kibri kınarsanız suç işlersiniz. Kibir çok yüce bir şey, çünkü O Mütekebbir’dir. Âyet ve hadislerde kınanan kibir Allah’ın verdiği yetkilerle Allah’a karşı “Ben de ilahım” demektir. Kibri Allah’a karşı kullanmak suçtur, o kınanmıştır. Bir toplumda bir kral, bir de sahte krallar varsa “Krallık suçtur” der misiniz? Sahte krallara karşı durursunuz, sahte krallık yapıyorsunuz diye onları kınarsınız. Kibir de öyle. Onlara; “Sahte mütekebbirsin, Mütekebbir Allah’tır, Kibriya Allah’ındır” dersiniz. Ancak Mütekebbir “BEN” der, “BEN” Mütekebbir’in ifadesidir. “BEN BENİM.” Bu, Hz. Mûsa aleyhisselâmın vurulduğu Rabbinin sözüdür. Mütekebbir olan Allah “BEN” der ama Halifetullah olan bizlere de kendi “BEN” demesinden yetki vermiştir, “Benim adıma ‘BEN’ diyebilirsiniz” demiştir. “BEN” demek bu yüzden çok şerefli bir şeydir, Allah’ın bize verdiği bir şereftir. Çünkü “BEN” Allah’ın sözüdür, onu ancak Allah söyleyebilir, ancak! Ancak Allah söyleyeceği sözden bize diyor ki, “Sen de benim adıma onu kullanabilirsin, sana yetki verdim.” Peki, dûniHİ algıdaki kişi ne yapıyor? Allah adına değil de kendi adına, kendi namına “BEN” diyor. Suç budur. DûniHİ olan, Allah’ın verdiği yetkiyle Allah’a karşı “Müstakilen VAR ve Muhtar” ilan ettiği haline “BEN” diyor. Bu yeni bir ilah demektir. Çünkü ancak ilah “BEN” der. Kim kendi namına “BEN” diyorsa o ilah olmuştur, Allah’a ortak olmuştur. İyi bir kul Allah’a karşı kendi namına “BEN” demez. Allah adına, ona verilen yetkiler içerisinde, edebiyle nasıl deniyorsa öyle “BEN” der.

İyi bir insan insanların emanetlerine hıyanet etmez, iyi bir kul Allah’tan olan emanetlere hıyanet etmez.

“Emanete hıyanet yasaktır” hükmünün başladığı yer budur. İnsanların emanetlerine saygı göstermekle olmaz. Çünkü Muhammedî olmayan birisi de insanların emanetlerine saygılı olabilir. Muhammedî olmayan birinin yaptığı bir şeye siz nasıl Kur’ân’ın önerdiği amel dersiniz? Biz Kur’ân okuduğumuz halde öğrenip yapamıyoruz, Kur’ân okumamış birisi onu yapıyor olabilir mi? Öyle birine siz nasıl “İyi adam” dersiniz? Olmaz. Muhammedî olmayan birisi yalan söylememe prensibini uygulayabilir. O zaman biz onun anladığı şekliyle yalan söylememeyi İslâm’ın kuralı yapamayız. Muhammedî olmayan birisinin yapabildiği bir şey İslamî kural olmaz. Muhammedi olmak, Lâ ilâhe illallah Muhammeden Rasûlullah’ın gereğini yapmaktır. Bu idrakla ilişkisi olmayan birisi benzer şeyler yapıyor diye onu Muhammedî ilan ederseniz olmaz.

“İyi kul Allah’tan olan emanetlere hıyanet etmez” halinin en önemlisi şudur: İyi kul Allah’ın verdiği ‘Tercih’ yetkisini, Muhtariyeti Tercih Gücü’nü Allah’a karşı kullanmaz. Yerin göğün korkup almadığı, cahil olduğu için insanın yüklendiği, Allah’ın insana verdiği emanet Tercih Yetkisi’dir. Hakk’la bâtıl arasındaki tercih yetkisi insana emanettir. İyi kul bu yetkiyi Allah’a karşı kullanmaz, yani Allah’tan olan emanete hıyanet etmez. Öncelikle mânâ budur.

İyi bir insan insanlara nankörlük yapmaz, iyi bir kul Allah’a karşı nankör olmaz.

Bu, Şükür ve Hamd anlamında her noktada çok dikkat etmemiz gereken bir şeydir. Yirmi dört saatinizdeki nimetleri düşünün, bir de dünyaya bakın. İnsanların bir çoğu aç, bir çoğu susuz, bir çoğu evsiz, bir çoğu savaşta, evinde barkında değil, kimileri kaybolmuş. Akdeniz gemilerle dolu, kaçan insanlar üst üste, içinde müslümanlar da var. Haberlerde vardı, susamış idrarını içiyor, başka içecek bir şey yok. Sen gece rahat yatağa uzanıyorsun, bu nasıl bir hediye biliyor musun, nasıl bir lütuf? Oraya uzanınca eğer titremiyorsan olmaz. Dünyadaki bu zorluklara rağmen sen güven ve emniyettesin, yırtıcı hayvanların olmadığı kapalı, emniyetli bir yerdesin. Dışarıda birileri nöbet tutuyor, sen rahat yatıyorsun, evim ve yatağım diyorsun. Sahibini unutmak yok! İnsanlara davranırken sahibi unutmuyoruz. Bir özel konak düşünün, çok büyük, güzel, çok lüks. Sizi orada misafir etmişler. Konak sahibini unutur musunuz? Bir oda verdiler ki, bize ne güzel bir oda vermişler diyorsun. Yatağa baktın, nasıl da güzel bir yatak hazırlamışlar diyorsun. Bu yüzden, evin hanımını beyini hiç unutmuyorsun. Kahvaltıya iniyorsun, nasıl da bir kahvaltı hazırlamışlar diyorsun. Çıkıncaya kadar dilinde hep bunlar; bize şöyle ikram ettiler, şunu koydular. Dünya Allah’ın size ikram ettiği bir yer, herşey O’nun, hep ikram ediyor, hep ikram ediyor… “Beni anarsanız, ikram ettiğimi bilirseniz çoğaltırım” diyor. İyi bir kul bunu yapar. Ama konaktaki iyi bir insandır, insanları hiç unutmaz. İyi bir kul Allah’a karşı işte böyle nankör olmaz.

İyi bir insan canlıların ihtiyaçlarına yönelik fedakarlıklar yapar. İyi bir kulda “cansız” kavramı yoktur.

Bir önceki yazıda yoldaki taş işini konuştuk, hatırlayın. İyi insan canlılara yönelik çeşitli fedakarlıklar yaptığı için onu iyi insan diye anlatırlar. Sırf bunu yaptı diye, İngiltere Prenses Diana’yı ne yapacağını şaşırdı. Saraydayken yapamıyordu, çıktı, dışarıda canlıların ihtiyaçlarına yönelik konuşma, gezme, defile, birşeyler yaptı diye İngiltere ona nasıl davranacağını şaşırıyor. İşte iyi insan böyledir, onun karşılığını insanlar verir, kuralını da onlar koyar. Peki, iyi bir kul? Zekat, sadaka gibi infak adı altında ne varsa bunları öğrenir ve gerçekleştirir, infak eder. Yine diyoruz ki, en önemli infak “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasını vermektir, onu def etmektir. Aslında onu birine veremezsin, ancak def edersin. Küfür olan bir şeyi birine veremezsin. Bir zamanlar çevre konferanslarında alüminyum tencerelerin zararından bahsederdik. Konu anlaşılsın diye esprili bir örnek verirdim. Evler alüminyum dolu. Kişi bu örneği duydu, eve gitti, alüminyumları atmaz birine verir. Olmaz! Sana zehirli ona da zehirli. Dolayısıyla Muhtariyeti Tercih Gücü’nün cazibesine kapılıp kendini müstakil ilan edenin, o iddiayı def etmesi en önemli infaktır. Bunu yapmadan servetini versen para etmez, sevabı yoktur. Sevap sayacı ancak onu def ettikten sonra çalışmaya başlar. “Şu işin şu kadar sevabı var” hâli o iddiayı def ettikten sonra başlar.

İyi bir insan canlıların haklarına saygılı olur ve hak yemez. İyi bir kul Allah’ın Hakkına riayet eder, Allah’ın vasıflarına sahip çıkıp onları örtmez, onları inkâr etmez, onlara ters davranmaz.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından