İyi insanın değerlendirmesini insanlar yapar, iyi kulun değerlendirmesini Allah yapar.

İyyâKE na’budu”yü hakkıyla yapabilmek için, demek ki, Kur’ân’ı ders etmek gerekiyor. Bu yüzden Kur’ân’ın ders yapılması ile ilgili öğütleri ve uyarıları paylaşmaya gayret ettik. “İyi bir insan mı, iyi bir kul mu?” diyerek başlamıştık. Kur’ân’ı ders yapınca kişi bu kapsamda fark eder ki insani ilişkiler dünya hayatı tecrübesiyle öğrenilir. Yani bir kişiyle olan ilişkilerinizi siz yaşayarak tecrübe edersiniz. Birbirinize nasıl davranacağınızın kuralları böylece oluşur. Toplumlar da öyledir, toplumlar da birbirlerine davranışlarıyla bir ilişki tecrübesine ulaşırlar. Bunu tarihe yaydığınız zaman çeşitli yönetim biçimleri ortaya çıkar. Bu günümüzde öyle ki demokrasi bile tartışılır hale geldi. Tüm dünyada daha ileri bir yönetişim, daha ileri bir demokrasi arayışı var. Eğer “Kur’ân bütün bu ilişkileri düzenliyor” derseniz hepsini orada bulamazsınız. Kur’ân, dünya hayatında bu tecrübeler nasıl yaşanacak, bu tecrübelerden nasıl ders çıkarılacak, bunun ana kolonlarını belirtir. Bir de, ne yaparsan haddi aşanlardan olursun o belirtilmiştir. Bu, Kur’ân’da her şey var demek değildir. Bizim çocukluk gençlik dönemlerimizde odalar küçük ve sobalıydı. Düşünün ki kışın bir soba yanıyor ve çocuk da odada oynuyor. Ona bir alan belirlersiniz. Oynar ama sobaya dokunması yasaktır. Çünkü dokunursa yanar. Yaklaşırsa yanacağını ona öğretirsiniz. Hatta bazıları sobanın etrafına koruyucular koyar ki çocuk yaklaşamasın. İnsan yaşantısı tecrübelerinde de bunun gibi hadler vardır. Allah’ın sistemini bilenler bizi uyarıyor ki geri dönüşsüz hatalara düşmeyelim. Kur’ân bu hadleri belirler ve onlara HududAllah der; Allah’ın Hududu. “Allah’ın hududuna uyun, haddi aşmayın” der.

Allah’ın önemli bir hududu, hatta en önemli hudut îmanla ilgilidir, yalnız sâlih amel değil. İmanla ilgili o hudut şudur: Eğer kişi “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasında bulunursa haddini aşmış, Allah’ın hududunu geçmiş olur.

Allah böyle bir iddiada bulunmanı yasakladı. İşte Kur’ân’da bunun gibi hudutlar vardır. Bir de “Şunu şöyle yapın” diyen ana kolonlar vardır.

İnsanlar ilişkileriyle ilgili sonuçları esasen dünya hayatı tecrübesiyle öğrenirler. Bu yüzden, insani ilişkiler ve yönetim tarzları tarih sürecinde değişikliğe uğrar, gelişerek değişir. Ancak, insan Allah’la olan ilişkisini dünya hayatı tecrübesiyle öğrenemez, bu yüzden de Allah ile olan ilişkini dünya hayatı kurallarına göre belirleyemez. Allah’la ilişkinizi dünya yaşantısında insanların oluşturduğu kurallara bakarak, o kurallardan alarak belirleyemezsiniz, “Bana göre böyle” diyemezsiniz. Olmaz, Kur’ân’a göre olmaz. Bu îman işi. Hatta, kişinin Allah’la olan ilişkisini dünya hayatında tecrübe ederek belirleme şansı da yoktur, tecrübe de edemez, çünkü bir kere gelir. Kur’ân’dan anlıyoruz ki tecrübe ettiğini zanneden bunu öldüğü zaman ve hesap gününde anlar ve bu yüzden yeni bir şans ister; “Ya Rabbi, tecrübe ettim, öğrendim. Bir şans daha ver de orada bıraktıklarımla yapayım” der “ der ama bu iş dünyada olur. Orada bıraktığı neydi? Tercih yetkisi! “Bir şans ver de orada bıraktığımla seni tercih edeyim” der. Kur’ân, “Asla mümkün değil, sen dünyada bunu tecrübe edemezsin” der.

Anlıyoruz ki insanın dünya ve ahiret hayatı için önemli olan tek konusu Allah’a nasıl inanacağı ve nasıl yaşayacağıdır. Ve bunu ona Allah öğretir.

Başka öğretecek biri mi var? Öğretmese, O’na “Neden öğretmedin?” diyecek bir merci de YOK. Var mı? YOK. Ama Allah diyor ki; Ben Rahmânur Rahıym’im. Rahmânur Rahıym olduğu için kendisine nasıl yöneleceğimizi, nasıl îman edip yaşayacağımızı bize öğretiyor. Değilse onu tecrübeyle öğrenemeyiz. “Rahmânur Rahıym”le ilgili geniş bilgiyi Fâtiha’da “Bismillahir Rahmânir Rahıym, Elhamdülillahi Rabbil âlemiyn, ErRahmân’ur Rahıym” bölümlerinde açıkladık, bakabilirsiniz.

Müslümanın hayat tarzının bir ana başlığı var; iyi kul olmak. Müslümanın ana başlığı bu; iyi kul olmak. Onu kıyasladığımız diğer hayat tarzının ana başlığı ise iyi insan olmak.

Burada kişi yapacaklarını “iyi insan” başlığı altında oluşturuyor. Oysa müslüman işlerini “iyi insan” başlığı altında yaparsa kaybeder. Çünkü Kur’ân iyi insan olun demiyor, “Allah’a kulluk yapın” diyor. Neler yaparsam iyi kul olurum diyenin, yani hayatının ana başlığı iyi kul olmak olanın alt başlıklarından birisi Allah’ın yarattıklarına nasıl davranacağıdır. Yalnızca insana değil, Allah’ın yarattıklarının tümüne nasıl davranacaksın? Yakınlarda vefat etmiş bir mübareğin daha önce de paylaştığım bir anısını söyleyeyim. Allahu a’lem, ikindi salatında imametini yapmış lojmanına gidiyor. Bir hadis vardır, mü’minlerin yollarının önündeki engellerin kaldırılmasının hayrlı iş olduğunu, çok makbul olduğunu söyler. Bunun en zâhiri, en basit mânâsı yoldan bir şeyin, bir taşın kaldırılmasıdır. Bir kişi, bir bisiklet, bir araba çarpar, düşer, zarar görebilir. Cam kırıklarına varana kadar yollarda neler görürsünüz, Allah muhafaza etsin. Hadisin kapsamı onların kaldırılmasından başlar, kişinin “Lâ ilahe illallah” Kelime-i Tevhidi’ni anlamasında ne tür engelleri varsa onların kaldırılmasına kadar gelir. Engel odur, yoldaki esas engel odur. Mü’min kul “Ben bunu kaldırıyorum” diye taş gibi engelleri görmezse, diğerini hiç kaldıramaz. Zâhirî ve bâtınî birliktedir, birisini seçemezsiniz. Onların adları farklıdır, değilse hepsi tektir. Efendiyle beraber yürürlerken, yanında dikkatli yürümeye çalışan kişi yolda bir taş görünce bu hadis gereği taşı ayağıyla kenara itiyor. Normal, olabilir. Fakat mübarek zat rahatsız oluyor. İlişkilerinde hep sessizce konuşan o mübarek yine sessizce diyor ki; öyle yapma incitirsin, yumuşakça al koy. Bunu o kadar inanarak söylüyor ki, sözde bir çevrecilik değil. Kul olarak söylüyor, davranışını iyi kul olma gayreti belirliyor. Çünkü Allah’ın yarattıklarına nasıl davranacağı da o başlığının altında. Şimdi, “Taşa öyle davranma, incitirsin” diyen kulun insanlara nasıl davranacağını düşünün. Demek ki, hedef iyi kul olmak olunca bu alt başlıkları da yerine getirince kişi kendiliğinden iyi insan olur. O hedef kişiyi “iyi insan” formuna götürür, iyi kul olmanın gereği Allah’ın yarattıklarına nasıl davranacağını da öğrenir. O saygıyla, o hürmetle, o korkuyla, sahibine olan o bağlılıkla başlar, sahibini gören gözle yaşar. Öyle olunca çevresi ona kendiliğinden “iyi insan” der. Onun öyle bir hedefi ve iddiası yoktur, öyle bir yarışı da yoktur, aferin de beklemez.

Demek ki, iyi insan olmak gereksiz dememişiz. O hedefimiz değil, o kendiliğinden oluyor. Onu hedef yaparsanız İslamiyet’i anlayamazsınız, Allah’a kulluk yapamazsınız. İnsanların kulu olursunuz. Çünkü; iyi insan olmanın kurallarını insanlar oluşturur, iyi kul olmanın kuralını Allah koyar. İyi insanın değerlendirmesini insanlar yapar, iyi kulun değerlendirmesini Allah yapar. İyi kuldan razı olan Allah’tır, iyi insandan memnun olan insanlardır.

Anlattıklarımız iyi kul olmaya, Allah’a kulluk yapmaya yönelik midir, onu âyetlerden öğreniriz. O zaman da vardığımız sonuçlardan birisi şudur; en doğru bilen Allah’tır. Bu cümle kesret diliyledir, bunu tevhid diliyle de ifade edeceğiz. Kesret dilindeki cümleler uzaktan bakan gözün kurduğu cümlelerdir. “En doğru bilen Allah’tır” dediğinizde, bildiğini söyleyen başkaları da var demektir. O haliyle bu cümle risklidir. Çünkü bu cümle ya dûniHİ idrakla veya Billâhi algıyla kurulur. DûniHİ algıyla kurulursa küfürdür.

“En doğru bilen Allah’tır, en merhametli Allah’tır, en cömert Allah’tır” cümleleri dûniHİ idrakla kuruluyorsa müthiş bir küfürdür. Çünkü Allah’ı kıyaslamış olur, Allah’ı da sıraya koymuş olur. O idraka göre başka bilenler vardır. Ama bilenler içinde en iyi bilen Allah’tır.

DûniHİ idrakta bir iddia vardı, Allah’ın dışı iddiası! “Allah’ın dışı var, orada da müstakilen var ve muhtar olanlar var, onlar da müstakilen bilirler” iddiası. Allahuekber! Allahuekber’in de bu yüzden çevirisine çok dikkat etmek lazım. “Allah en yücedir” derseniz kimden yüce olduğunu sorarlar. Onu da dûniHİ idrakla söylerseniz, yani Allah’ı sıraya koyarsanız küfür olur. “Bir sürü yüce var ama Allah hepsinden yüce” gibi bir mânâ küfürdür. “Allahım, biz sana karşı aciziz” cümlesi de dûniHİ idrakla söyleniyorsa bir küfürdür. Allah’ın dışı var, dışında da müstakilen var ve muhtar birisi var, o Allah karşısında zayıf, güçsüz; “Gücüm yetmiyor, seni kabullenmek zorundayım” gibi bir mânâ içerir ki şirktir. Olmaz! Bunlar dûniHİ algı ve zann’larının cümleleridir. DûniHİ idrakla “en doğru Allah bilir” demek bu yüzden yanlıştır. Ama Billâhi anlamda kullanırsanız, kesret cümlesi olarak doğrudur;

Billâhi anlamda en doğru bilen Allah’tır. Çünkü Allah, kullarına kendi ilminden nasipler vermiştir, onlar da bir şeyler söyler, bir şeyleri biliyor davranır. Ama en doğruyu en doğru bilen Allah’tır. Bu cümle kesret dilinde “ilmin sahibi Allah’tır” mânâsında olmalıdır.

Eğer dûniHİ idrakı sildiysek “En doğru bilen Allah’tır” cümlesini Billâhi anlamda, aynı mânâda şimdi tevhid diliyle nasıl söyleriz? “Bilen ancak Allah’tır.” Bu tevhid dilidir. Hiç kimse yok, kesret yok; bilen ancak Allah. Aslında kesret diliyle öyle söylerken de el an zaten öyledir. İnsanın anlayabilmesi için kesret diline ihtiyaç vardır.

“Sübhansın. Bizim için, senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün. Muhakkak ki; sensin Aliym ve Hakiym” dediler.” (Bakara-32)

Billâhi anlamda “en doğru bilen Allah’tır” demiştik, meleklerin cümlesi de bu; Sübhansın, yani dûniHİ mânâlardan ve iddialardan münezzehsin. Sübhânallah’ın bu mânâsı insana yöneliktir, çünkü dûniHİ algı insan içindir, melekler için değil. Biz Sübhânallah dediğimizde ilk mânâsı önce budur: DûniHİ tüm mânâ ve iddialardan, dûniHİ algı ve zann’ların hepsinden münezzehsin. Billâhi algıya gelmiş, yerleşmiş kişi söylüyorsa, Sübhânallah şöyledir: Ne biliyorsam, ne sanıyorsam hepsinden berisin. Ama bu ilk mânâ dûniHİ algı silinmeden olmaz. Önce dûniHİ algıyı, Allah’ın dışı varmış sanma algısını, orada oluşturulan bilgileri sileceksin. O algıya karşı, “Sübhansın Yâ Rabbi, uyduruyorlar, yalan söylüyorlar, iftira ediyorlar, sen Sübhansın” diyeceksin. Billâhi algıda uydurma yoktur, oradakilerin hepsi ilmullahtadır. Bu algıda Sübhânallah yalan ve uydurmalara karşı değildir: “Ne biliyorsam o değilsin, ne sanıyorsam öyle değilsin, hepsinden münezzeh ve berisin” diyen Billâhi bir sesleniştir. Melekler diyorlar ki: “Yâ Rabbi Sübhansın. Bizim için, senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün.” Billâhi anlamda “En doğru bilen Allah’tır” derken bizim söylediğimiz de budur; Allah’ın bildirdiğinden başkasını bilmemiz ne mümkün.

Peki, bizim bildiklerimiz nasıl tanımlanıyor? “Yaratan bilmez mi (hiç yarattığını)? O, Latıyful Habiyr’dir.” (Mülk-14)

Yaratan yarattığını bilmez mi! Rabbimiz böyle diyor. O zaman, neden başka hayat tarzı arayalım? Yaratan yarattığını bilmez mi?

“Muhakkak ki; Allah bilir ve siz bilmezsiniz.” (Nahl-74)

Allah bilir ve siz bilmezsiniz. Tekrar etmekte fayda var. Allah’ın bilmesinde ve bize “Siz bilmezsiniz” demesinde bilmemiz gereken iki mânâ vardır. Bir: DûniHİ algıyla davranırsan zaten iftira ediyorsun. İki: Billâhi algıyla bakarsanız, Allah ne demişse, ne öğretmişse siz onu bilirsiniz, bilgi konusunda Allah’la yarışmayın. “Bilmezsiniz” bir yarış için söyleniyor. Siz bilgi yarışı yaparsınız, yapmayın. Çünkü bilmezsiniz, siz ancak size öğretileni bilirsiniz.

Günümüzde çok rastlanılan önemli bir şey var, “Gaybı Allah bilir” tartışması. Siz de rastlamışsınızdır. “Gaybı ancak Allah bilir” ne demektir, iyi anlamak lazım. Eğer bu biraz noksan fark edilirse izahlarda zorlanılır. Örneğin bundan yıllar önce, bu âyetin ve hadislerin ışığında insanlar, “Allah neleri bilir?” diye konuşurlarken deniyordu ki; anne karnındaki yavru dişi mi erkek mi, onu ancak Allah bilir. Evet, o zaman bu bir gaybtı ve onu ancak Allah bilirdi. Ama şimdi onu doktorlar biliyor. Ne oldu? Bu cümle düştü. Dikkatli birisi bunu okuduğu zaman, bunları böyle hikayelerle avutuyorlar der geçer. Oysa bu yaklaşımdaki yanılma insana ait! “Gaybı Allah bilir” şu mânâdadır: Geçmişte insanların bazı bildikleri vardı, bilmedikleri de vardı. Neyle öğreneceklerdi? Teknolojiyle, sosyal yaşantı tecrübeleriyle. Buna hayat tecrübesi demiştik. Bu yanılmalar aslında “Her şey Kur’ân’da var” zannettikleri içindir de. Kur’ân’daki bilgi Allah’ın ilmi yanında çok az bir şeydir. “Herşey onda var” iddiasıyla yola çıkan zorda kalır. İşte o dönemde insanların bildikleri var, bir de bilmedikleri. Teknoloji günümüzdeki gibi olmadığı için o gün bilemediklerine “gayb” dediler. Doğrudur, ne bilinmiyorsa gayb odur. O günkü gayb oydu. “Gaybı Allah bilir” demenin esas mânâsı şudur: Yaşadığımız dönemde Allah bize de bir şeyleri öğretti, biliyoruz, herkesin dönemine göre bir bilgisi var. Farklı, özel insanlar elbette ayrıdır, bu söylediklerimiz genel için. Allah’ın ilminin sonu yok, size de o sonsuz ilimden bir şeyler öğretti. Ama şu an sizin bilmedikleriniz yok mu? Var. İşte size göre gayb olanı Allah bilir. Her şeyi bu bildiğiniz kadarmış zannetmeyin. Bilmedikleriniz, bilmeyecekleriniz, hiç bilemeyecekleriniz var, gayb olarak onları Allah bilir. Çünkü ilmin sahibi O. Bugün size bu kadar bildirdi, bilmediklerinizi O bilir. Bize bildirdikleri değişince biz gaybı öğrenmiş olmayız, gaybı biliyor olmayız, bilmediklerimiz vardır, hep olacaktır. Bugünkü bildiğimizin seviyesi bu. Değişmeyen ne? Yine gaybı Allah bilir, yine bilmediklerimizi Allah bilir. Allah’ın bildiklerinin ne olduğunu biz belirleyemeyiz. Belirlemeye kalkarsak tuzağa düşmüş oluruz. Biz, bize bildirdiği kadar biliriz. Bildirdiğinin dışında belirleme yapmaya kalkan zorda kalır. Nahl-74 demişti ki; “Allah bilir ve siz bilmezsiniz.”

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından