Kur’ân’ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalbleri üzerinde kilit mi var?

“Andolsun ki; (biz) sizin benzerlerinizi hep helak ettik. (Öğüt alıp) idrak eden yok mu?” (Kamer-51)

“Zikredesiniz diye kolaylaştırdık.” Daima Allah’ı düşünesiniz, daima doğru davranasınız diye kolaylaştırdık. Bunu yapmayanları Kamer-51 uyarıyor: Sizin benzerlerinizi hep helak ettik, öğüt alıp idrak eden yok mu? Kur’ân’ı ders yapma hususunda Hz. Mûsa aleyhisselâm’ın kavminin uyarıldığını gördük. Hristiyanlar aynı şekilde uyarılıyor:

“Bir beşer için olacak şey değildir (yakışmaz). Allah kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet versin, sonra o kalkıp insanlara; ‘Allah’tan ayrıca (Müstakilen var olan) bana da kullar olun’ (desin). Fakat ‘okumakta ve ders yapmakta olduğunuz kitap uyarınca Rab’be has kullar olun’ der.” (Âl-u İmran; 79)

Ayette “Rab’be has kullar, Rabbânîler olun” diye geçer, çok önemlidir. Lütfen meâllerden bakın, orayı iyi ders yapmak lazım. Âyetteki “Rabbânîler olun” ifadesi meâllerde biraz gözden kaçmıştır, şimdi bir iki cümleyle göreceğiz. Hristiyanlar uyarılıyor: Okumakta ve ders yapmakta olduğunuzu sandığınız kitaba göre, bizim gönderdiğimiz rasûl ancak size “Rabbânîler olun” der. Size gelip de, “Bana kulluk edin, ben de müstakilen varım, ilahım” demez. Bu, bir rasûl için olacak şey değil. Hristiyanlar da kitaplarını ders yapmadılar ve uyarılıyorlar. O uyarıdan bize de ders çıkıyor. Âyet bize de “Rabbânîler olun” diyor. “Rabbânîler olun”a bir de şöyle bakalım: Birisine “Muhammedî olun” demek ne mânâya gelir? Muhammedî olun; O ne demişse öyle yapın, siz de O’nun gibi olun, O’na benzeyin, O’nu örnek alın. “Rabbânî olun” da öyle bir şeydir. Rabbânîler olun, yani Rab’binize uygun olun, Rab’binizi örnek alın, Allah ahlâkını örnek alın. Ama “Rabbânî kullar olun” âyetinin esas mânâsı şudur; Rab’be has kullar olun. Rabbe has olmak öneriliyor. “Muhammedî olun” önerisi beşeri yaşantı sistemindendi, insan yaşantısından bir örnekti, bu örneği anladık. Allah’la ilgili bu öneri ise onun üstünde bir mânâdır, insanla ilgili mânâ ile olmaz. “Muhammedî olun” önerisinden sonra üst mânâ öğretiliyor; Rabbânî olun, Rab’be has kullar olun. Rab’be has kul olmak kendini Rabbin dışında sanmamaktır. Has budur, Rab’be has budur. “Âmener Rasûlü”de belirttiği gibi Rab’be has olun. İşte o yüzden biz “Âmentü Billâhi” deriz; biz Allah’a has kullarız. Allah’ın yarattığı kullarız ama Allah’ın dışında kullar değiliz, çünkü Allah’ın dışı kavramı yoktur.

“Rabbânîler olun”da bir uyarı da algıyla ilgilidir. Kişi Âmentü Billâhi’nin tersini dûniHİ algı ile düşünür. Rab’be has olun demek “DûniHİ düşünmeyin” demektir. Ki âyetin içerisinde de Dûnillah geçmektedir.

Kur’ân’ı ders yapmayanların da bir hayat tarzı var. Ama Kur’ân’ın istediği gibi değil, yani Allah’ın razı olduğu şekilde değil. “Bu soruları Rabbimiz bize de sorabilir, hazırlanalım” demiştik. Kalem Sûresi, Kur’ân’ı ders yapmamış olanlara, o farklı hayat tarzı oluşturmuşlara soruyor:

“Yoksa size ait bir kitap var da ondan mı ders ediniyorsunuz?” (Kalem-37)

Allah’a kul olmayı tercih etmemiş de başka hayat tarzında olana söylüyor, size ait bir kitap var da ondan mı ders ediniyorsunuz? Hayat tarzı, onu anlatan kitap ve ders yapmak yine önemle karşımıza çıktı. Allah’a kul olabilmek için Kur’ân’ı ders yapmak, ders yapmak için Rab’bini/öğretmenini ve kitabını sevmek çok önemli. Ve mü’minler için şöyle bir hitaba ulaşıyoruz:

“Kitab, sadece bizden önceki iki taifeye (yahudiler ve hristiyanlar üzerine) inzal edildi. Biz ise onların okuyup ders yapmasından elbette gafiller idik” demeyesiniz (diye bu kitabı inzal ettik).” (En’âm-156)

Efendimiz (SAV) in zamanındaki inananlara sesleniyor, şöyle bir bahane uydurmayın: “Bizim dilimiz Arapça, biz diğer dilleri bilmiyoruz. Yahudilerin de hristiyanların da kitapları var, biz onları nasıl ders yapalım?” demeyesiniz diye sizin dilinizde de size kitap indirdik, En’âm156’nın inzal olmasının bir sebebi de budur. Ancak öğrendik ki, hiç bir sebeple âyetler ötelenmeyecek. “Onların dili Arapçaydı, diğer dilleri bilmiyorlardı” hali de bir sebep, o da Kur’ân dersinin hayattaki sebeplerinden birisi, Kur’ân dersi oyununun sebeplerinden. Ancak sebebi ne olursa olsun âyetleri ötelemeyeceğiz ve hemen günümüze taşıyacağız ve bizim için esas ders nedir diye soracağız?

Hadislerde “en hayrlı olanlarınız, hayrlı olanlarınız” diye öğretilen bir çok madde vardır. Birisi de; “En hayrlılarınız Kur’ân öğrenen ve öğretenleriniz” hadisidir. Bunu Türkçe düşündüğünüzde Kur’ân’ı okumak için o harflerin, o dilin öğrenilmesi lazım, öğrenirsek de öğretmemiz lazım. Hadisi bir de Arapça yaşayana uygulayın. Herkes Arapça konuşuyorsa kime öğretecek? O zaman, onlar zaten hayrlı mı olacak veya hayrlı olamayacak mı? Hayrlı olmak için başka bir dilde mi olmak lazım? Böyle insanca düşünürseniz mesaj kaybolur, hadisi anlayamazsınız, bu kadarla kalınır. Kur’ân’ı sadece okumayı öğrenmek ve öğretmek bile elbette önemli bir hizmet. Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, hele de başka bir dildeyseniz, bunu nesillere aktarmak, onu hıfzetmek çok önemli. Ama bu kadarla kalırsak hadisi yeterince anlamamış oluruz. Bu, işin birinci basamağı, ilk yapılacak olandır. Arapça konuşan, Arapçayı çok iyi bilen bir kavme gidelim, kim Kur’ân’ı eline alsa çok rahat okuyor. Herkes böyleyse kişi Kur’ân’ı kime öğretecek? Bizim için burada hizmet olan orada hizmet değil. Onlar bu hadis kapsamına giremeyecekler mi, hayrlı mü’min olamayacaklar mı? Demek ki, söylenen bu değil, Kur’ân’ı ders yapmak bu kadarcık değil. Bu da çok lazım ama bu kadarla sınırlı değil. Asıl iş Kur’ân’daki mesajı öğrenmek ve öğretmektir. Kur’ân’daki mesaj “Lâ ilâhe illallah” Kelime-i Tevhidi’dir, onu öğrenmek ve öğretmek kişiyi hayrlı mü’min yapar. En’âm-156 bize bunu öğretiyor; Kur’ân’ı ders yapmak, ondan “Lâ ilahe illallah” mesajını öğrenmektir, onu öğretmektir. Hal böyleyken, şimdi müslümanlar için şu nazik önerilere bakalım.

“Kur’ân’ı tedebbür etmiyorlar mı?” (Nisâ-82)

“Tedebbür etmiyorlar mı?” seslenişi bizim için! Tedebbür etmek derinliğine düşünmektir, ne demek istiyor diye gayret sarf etmektir. Tedebbür etmekte bir gayret vardır, düşünme gayreti vardır, beyni zorlama gayreti vardır. Tedebbür ferdîdir, beyni zorlama gayretidir. “Kur’ân’ı tedebbür edin, Rab’bimiz bize ne demek istiyor diye beyninizi zorlayın” buyuruyor.

“Kur’ân’ı tedebbür etmiyorlar mı? Yoksa kalbleri üzerinde kilit mi var?” (Muhammed-24)

Muhafaza buyur Ya Rabbi. Eğer kişi beynini zorlamıyorsa, beynini zorlamak için bir arzu duymuyorsa, ona o arzuyu duyurtmayan bir kilit mi var kalbinde? Niçin zıddı şeylere arzu duyuyor da buna gayretsiz? Allah muhafaza etsin, kişinin öyle bir rahatsızlığı vardır ki dünyanın hiçbir şeyi için gayret sarf edemiyordur, o zaten sorumlu olmaz. Ama dûniHİ herşey için beynini sonuna kadar zorluyor da Kur’ân’a gelince tedebbür etmiyorsa? Demek ki kalbinin üzerinde Allah’a karşı bir kilit var! Allah muhafaza etsin.

Kalb üzerindeki kilidin önemli bir sebebi tedebbür etmekten korkmakla ilgilidir. Müslüman tedebbür ettiği zaman Kur’ân ona mutlaka bir şeyi terk etmeyi önerecektir. Çünkü Kur’ân insanın kalbini yıkar. Kalb yıkamak öyle bir şey ki dünyada bir karşılığı yoktur. DûniHİ düşünce ve felsefeler insanın beynini yıkar, İslam kalbi yıkar. Kalb İslam’la, Kur’ân’la yıkanır. Kur’ân kalbi öyle yavaş yıkar ki orada kir kalmaz. O kirlerin izleri dünya ile ilgilidir. Kişi o kiri sever, kalbinin kirini sever, kalbinin kirine aşıktır. Eğer kalbinden kir gidecek diye, terk edecek diye korkarsa tedebbür etmez. Allah muhafaza etsin, bu duyguyu, bu korkuyu mutlaka yenmek lazım.

“(Bu) sana inzal ettiğimiz bir kitaptır, mübarektir. Onun âyetlerini tedebbür etsinler, Lüb sahipleri de tezekkür etsinler.” (Sâd-29)

Yeni bir öneri: Tezekkür etsinler. Tedebbür etmek ferdî bir iştir. Kişinin okuduğu zaman, duyduğu zaman beynini, kalbini zorlaması tedebbürdür. Kalbini nasıl zorlarsın? Beynini zorlarsın, bulduğuna kalbini uydurmaya gayret edersin. Bunu yapan Fuad’dır. “İnşirah” kitapçığında bu mekanizmayı paylaştık. Bunu sürekli yaparsan kalbte Lüb canlanmaya başlar, Lüb’ün önündeki engeller açılır ve Lüb nuru yayılmaya başlar. Lüb nuru yayılarak kalbi, kalıbı kaplar ve nihayet sadrı hakimiyetine alır. İşte onlara Lüb Sahibi denir. Âyet onlara sesleniyor; tezekkür etsinler. Tedebbür ferdî bir işti, tezekkür toplu bir iştir. Lüb sahipleri tezekkür etsinler; yani müzakere etsinler. Önce kendileri derinliğine düşünüp fikir sahibi olsunlar, sonra bir araya gelip beyin fırtınası yapsınlar, beyinlerinin güçlerini cem etsinler. En önemli cemaat o beyin cemaatidir. Beden cemaati değil, beyin cemaati. Beyin cemaati kalbleri birleştirir, orada kalbler cem olur. Ve ortaya çok önemli, çok kuvvetli bir düşünce ve fikir potansiyeli çıkar. Âyet “Onun için oraya boş gelmeyin” diyor. “Önce tedebbür edin, beyninizi zorlayın bir fikir sahibi olun, sonra fikir sahibi olanlar yan yana gelin tezekkür edin, Kur’ân’ı müzakere edin” buyuruluyor.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından