Zikrullah; Allah’ı düşünmektir, Allah’ı hatırlamaktır, Billâhi algıyla ve Billâhi hayalle…

Ve Kur’ân’ı tertil üzere oku.” (Müzzemmil-4)

“Tertil” kelimesi de Kur’ân’ı ders yapmakla ilgilidir. Geniş bir mânâsı olduğu için orijinalinin kullanılması yerinde olur ama “tertil” şunu demek istiyor: Tane tane oku. Kur’ân okuduğun zaman harflerini, kelimelerini tane tane oku, ne dediğini işit, anla, anlamaya çalış. Ve o anladığına bürün, vücudunun kimyasını o anladığınla oluştur, vücudun o anladığına bürünsün. Bu önerileni alışkanlık haline getirirsek âyetler sadrımızdan görülmeye, takvâ elbisesi oluşmaya başlar. Biz Müzzemmil-4’ü okuduk ama siz 2. ve 3. âyetlere de bakarsanız, üçü birbiriyle ilişkilidir. Orada tertil üzere okumayı özellikle gecenin son üçte birinde yapmayı önerir ki Kur’ân’ı ders yapmamızla ilgili çok farklı bir ipucudur. Gecenin son üçte biri, insanın bir işi, bir konuyu anlayabileceği ve anlamasına olumsuz tesirler yapacak dünyadaki çeşitli ışın yayınlarının olmadığı en önemli andır. Akşam ezanı ile imsak arasındaki vakti bulup üçe bölerseniz, son kısmı gecenin son üçte biridir.

Gecenin son üçte birinin olduğu zaman aralığı, güneşin insana zararının en az olduğu dönemdir. İnsana zarar vermek onu Allah’tan perdelemek demektir. Kişi eğer bu işle meşgulse, zihnini, kendisini, kalbini bu iş için ayarlamışsa, onu bozacak şey uzaklaşınca Allah’ın rahmeti ona serbest kalır. Bu yüzden, gecenin son üçte birinde Allah’ın rahmeti, merhameti ve ikrâmı dünyayı kaplamış olur, yani sizin son üçte birde bulunduğunuz yeri kaplamış olur. Daha önce kaplamıyor muydu? Kaplıyor ama sen bozuyorsun. İkrâmın üstünü örttün, sofrada çok şey var ama üstünü örttün. Gecenin son üçte birinde o örtü kalkar, sen rahat edersin, Allah’a karşı zihin bulanıklığın kalkar. Dünyaya karşı değil, Allah’a karşı zihin bulanıklığı kalkar. Bu yüzden dünyacı o vakti sevmez. Onlar o saatte uyur, müslüman o saatte kalkar. Çevrenize bakın. Eğer imkanı iyi yerlerde oturuyorsanız, o saatte kalkın dışarı bakın, bir çok taksinin evlere birilerini taşıdığını görürsünüz, uyumaya gidiyorlar, iyice uyuştular. Siz ise kalktınız. Ters, onların her şeyi ters.

Müzzemmil Sûresi 2, 3 ve 4. âyetler, gecenin son üçte birini bize bir ip ucu olarak verir, ders yapan için. Fırsatın oldukça oradan yararlan. Bazen çoğalt, bazen azalt. “Gücün yettiği kadar” diyor. Sen de gücün yettiği kadar ama yararlan. Hiç değilse haftanın bir gününü, önemli bir gününü yakala veya önemli gecelerde orayı değerlendir. Orada oku, orada düşün, orada tefekkür et, orada secdede tövbe et, ağla. Şehâdetini orada yap, daha saf ve temiz yaparsın. Bu âyetler bize, “Orayı bir şekilde değerlendir, atlama” demektedir.

“Andolsun, biz Kur’ân’ı zikir için kolaylaştırdık, öğüt alıp idrak eden yok mu?” (Kamer-22)

Kamer Sûresi 22, 32 ve 40. âyetler aynıdır. Rabbimiz oralarda “Biz Kur’ân’ı zikir için kolaylaştırdık, öğüt alıp idrak eden yok mu?” diye sesleniyor. “Bunu size kolaylaştırdık. Yok mu bundan öğüt alan? İdrak eden, buna göre hayat tarzı oluşturan yok mu, kolaylaştırdık.” Şöyle yaparsanız kolay olur demiyor. Siz anlamazsınız diyerek korkutanlara inanmayın. Kur’ân’ı her müslüman anlar. Çünkü bir öğretmeni var ki, öğretmeni Rabbimiz.

“Biz zihnimizdeki küfrün hayaliyle Allah’ı düşündüğümüz için başaramıyoruz. Uymaz! Zihnimizde Billâhi hayal kurmayı, Billâhi resim oluşturmayı öğrenmeliyiz.”

“Kur’ân’ı zikir için kolaylaştırdık” seslenişini bir iki cümleyle paylaşalım, çünkü buranın anlaşılması lazım. Kur’ân’ın sadece okunması bile bir zikirdir ama âyette söylenen bu değil, bu kadar değil. Zikretmek aslında hatırlamaktır. Bunu anlamak üzere çok basit bir uygulama yapalım, ben size “Herkes ilkokuldaki sınıfını hatırlasın” diyeyim. Veya buradaki kelime ile söyleyeyim; herkes ilkokuldaki sınıfını zikretsin. Hemen “Şu ilkokul, 4/C” diyebilirsiniz. Hatırlamak bu değil. Sınıfınızı hatırlayın dendiğinde kendiliğinden hayal kurarsınız, hemen zihninize onun resmi gelir. Zikir hayal kurmaktır. Ham hayal değil, esfele sâfiliyn hayali değil. Bu hayal düşünmenin resmidir, resimli tefekkürdür, beyni televizyon gibi kullanmaktır. Televizyonda gözükenler düşüncen, ekran beyninin ilim alanı. Ekran, Allah’ın kendi ilminden, İlmullah’tan bize hediye ettiği beşeri ilim alanımız. Esas Allah zikri budur, daima Allah’ı düşünmek ve hayal etmektir. Zat’ını tefekkür değil, dikkat edin yanlış anlaşılmasın. Zat’ını tefekkürü hiç bir kul başaramaz. Başaramayacağımız için bize faydası olmaz, o bizim için yapılacak bir ibadet değildir. Bu hayal nasıldır, Allah nasıl düşünülür, nasıl hayal edilir, bunları “Aşağıların Aşağısı” kitapçığının “Kurtuluş Yolu” bölümünde genişçe gördük. Dikkatlice inceleme ve tane tane okuma fırsatımız olursa orada anlatılıyor. Anlamamız gereken şu ki zikrullah Allah’ı hatırlamaktır. Ve resimsiz, hayalsiz hatırlama olmaz. İsteyin istemeyin önce resim oluşur, sonra cümle kurarsınız. Zihninizde cümleniz ses hızıyladır, resminiz ışık hızıyladır. Buradan ‘Allah’ın resmi’ anlaşılmasın, haşa! Öyle demek istemiyorum. Söylemek istediğimiz şey bir hayal, bir algı; Billâhi algı, Billâhi’nin hayali. Zihnimizde zaten küfrün hayali var, dûnillah’ın hayali var zaten. Biz zihnimizdeki küfrün hayaliyle Allah’ı düşündüğümüz için başaramıyoruz. Uymaz! Zihnimizde Billâhi hayal kurmayı, Billâhi resim oluşturmayı öğrenmeliyiz. Aslında bâtınî olarak zihinde dûniHİ resim yasaktır. Resimle ilgili esas bâtınî yasak budur. Zâhirî olanı demiyorum, dikkat edin, ‘”Zâhirîler sakıncalı değilmiş” gibi bir yanlışa gitmeyin. Bâtınî olanı söylüyorum; zihinde dûniHİ resim/hayal yasaktır. Resim hayal demektir, zihinde Billâhi hayal olmalıdır. İslam’da dûniHİ hayal, dûniHİ hayalin resmi yasaktır. Buradan yola çıkarak bâtınî olandan zâhirîye kadar gelebilirsiniz. Genellikle zâhirîden bâtınîye gidilir ama şimdi siz bâtınîden zâhiriye gelin. Zihninizdeki dûniHİ resmi kuvvetlendiren dışarıdaki/zâhirî her resim yasaktır. Çünkü size Allah’ı unutturur. Bu ister bir tablo ister bir insan olsun, fark etmez, dûniHİ algının sembolü olan herşey aynıdır. Örneğin, kişi esas manzaraya bakıp bir hayranlık göstermez ama bir manzara resmine bakıp ressamı över de över, över de över. Sonra da bunu sanatla ilişkilendirir. İslâm için öyle değil! İslâm sanat düşmanı değildir. Esas sanatkar Allah’tır. Sanatla meşgul olanlar sünnetullahla meşguldür. Ama sen sanatı Allah’a karşı kullanırsan olur mu? Karikatürümü kötü çizdin, heykelimi kötü yaptın diye kızmıyorlar mı? Demek ki insan bile istemiyor. Sen esasen Allah’ın olan sanatı al, Allah’ın esas olan sanatını al, onu Allah’a karşı kullan, Allah yokmuş gibi yap, sonra da kendini o sanatta ilah ilan et. Dînimizde öyle bir şey yok! Bu îman işi! Sanat yok değil, sanatı Allah’a karşı kullanmak suç! “Ama bu da sanat” diyorsanız, hâyır! Sen git bir insanı çok estetik kes, öldür. “Bu cinayettir” dediklerinde de, “Çok estetik kestim, bu bir sanat, bakın bıçak izleri ne kadar estetik, ben sanatımı böyle icra ediyorum” de, olur mu? Resmen cinayet.

“Eğer daima Allah’ı düşünüyorsanız, O’nun vasıflarına uymayan, O’na hakaret olan bir davranış, bir cümle duyduğunuz zaman bir anda renginiz değişir irkilirsiniz, tepki gösterirsiniz.”

Allah’ı zikir Allah’ı düşünmektir, daima. Daima öyle düşünürsünüz ki o düşünceye uymayan bir cümle, bir hal sizi birden irkiltir. Bir otobüste, bir yerde oturuyorsunuz, arkanızda da bir grup konuşuyor, duyuyorsunuz. Çok sevdiğiniz biri hakkında aslı olmayan bir cümle geçse birden irkilir dönersiniz, gerekirse tepki gösterirsiniz, gerekirse de müdahale edersiniz. Hiç bir şey yapamazsanız içinizden “yanlış” dersiniz, “böyle değil, geç onları, onlar cahil” dersiniz. Ama mutlaka bir şey yaparsınız. Eğer daima Allah’ı düşünüyorsanız, O’nun vasıflarına uymayan, O’na hakaret olan bir davranış, bir cümle duyduğunuz zaman bir anda renginiz değişir irkilirsiniz, tepki gösterirsiniz. Elbette ölçüsü çok önemlidir, ölçüsünde yapılırsa bu sünnettir.

İhlâs Sûresi gelmeden önce, inanmayanlar alaylı bir şekilde Rabbimizi, O’nun vasıflarını Efendimize soruyorlar. Ve vahiy İhlâs Sûresi olarak geldiğinde Efendimiz (SAV), yüzü pembeleşmiş, sesi sertleşmiş, bir tebliğ verir gibi; “HuvAllâhu Ehad, Allâhus Samed” demiştir, onların yanlışlarına karşı irkilmiştir.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından