Kur’an’ı acele etmeden, sindirerek, hazmederek ders etmeliyiz…

“Biz onu, Kur’ân olarak, insanlara (acele etmeden, hazmetmelerine imkân tanıyarak) dura dura okuyasın diye (âyet, âyet; sure, sure) ayırdık ve onu peyderpey indirdik.” (İsrâ-106)

Kur’ân’ın kısım kısım inme sebeplerinden birisi budur; acele etmeden öğrensinler diye. Âyetteki bu “acele” kelimesinin özelliğini detaylı göreceğiz. Acele etmeden öğrenmek, sindirerek bilgileri hazmederek öğrenmektir. Sindirmek, hazmetmek nedir? O bilgiyle hallenmektir, o bilgiyle hayat dengesini bozmamaktır. Hayat dengenizin bozulmamasını sağlayan en önemli şey başlangıçta İnşirah Sûresi’dir. “Elem neşrah leke sadrak” âyetleriyle Rabbim bu konuda bize genişlik verir, sindirim kolaylaşır.

İsrâ-106’dan öğreniyoruz ki amaç anlamaktır. Anlamamız için, Rabbimiz bize O’nu kısım kısım gönderdi. Anlamamız için, O’nun hayat bulması için. O dönemde hayat içerisinde çeşitli sebepler oluştu ve peşine âyetler geldi, daha kolay anlaşılsın ve uygulansın diye. Böylece onlar yaşarken ders yaptılar. Kur’ân’ın dersini bir oyun gibi düşünürsek, onlar o dersi hayatlarıyla oynadılar, yaşarken ders yaptılar. Bir sahabe bir rol oynadı, onun üzerine bir âyet geldi. Hz. Ömer radıyallahu anh bir cümle söyledi, onun üzerine bir âyet geldi. Hz. Ebubekir efendimiz radıyallahu anh sıddık bir davranışta bulundu, bir âyet geldi. Ve onlar hayatlarıyla Kur’ân dersini oynadılar.

“(Rasûlüm), Onu (vahyi) acele (çarçabuk) almak için dilini kımıldatma.” (Kıyâmet-16)

Bu âyet konumuz için de Kur’ân dersi için de önemli, o nedenle biraz inceleyeceğiz. Bir de âyet biraz yanlış tefsir ediliyor. Müslümanlar için “yanlış” kelimesini kullanmak beni çok rahatsız ediyor, bağışlayın. Ama Efendimiz (SAV) söz konusu olunca söylemeye mecbur kalıyoruz. mânâ o kadar kolay ve basit ki, göreceğiz. Efendimiz (SAV)’e vahiy geldiğinde, Efendimiz (SAV) “Kaçırırım, unuturum” diye çabuk çabuk tekrar ediyor. Âyetin devamında, “Onu sana veren biziz, senin zihnine yerleştirecek olan da, orada koruyacak olan da biziz” diye güvenceler var. Konumuzla ilgili olduğu için biz bu kısma bakıyoruz. Vaktiniz olursa âyetlerin üstlerine, altlarına bakabilirseniz, bakışınız genişler inşâAllah.

Efendimiz (SAV) o esnada acele ediyor. Aslında o acele farklı. Biz oradaki “acele”yi iyi anlamak için Türkçedeki “çabuk” kelimesini kullanacağız; Efendimiz (SAV) çabuk yapıyor. Çabuk doğrunun hızlısıdır, çabuk yapmak doğruyu hızlı yapmaktır. Siz çabuk yapanı seversiniz, acele yapanı değil. Hatta, “Acele işe şeytan karışır” dersiniz. Yani bir yanlışlık olursa onu şeytana yüklersiniz. Çünkü bizde suç olmaz, biz yanlış yapmayız diye düşünürüz. Rabbim yanlışlarımızı düzeltir inşâAllah, hayrlısıyla. Acele yapmak rastgele yapmaktır. Çabuk yapmak önce doğruyu öğrenip sonra o doğruyu hızlandırmaktır. Çok makbuldür. Dikkat edin, günümüz sınavlarında yalnızca doğru cevap yetmez, doğruyu yapış süresi de önemlidir. Bunu başarana acele yaptı demezler, çabuk yaptı derler.

Efendimiz (SAV) de çabuk söylüyor. Fakat âyette neden böyle bir uyarı var? Oralar izah edilirken maalesef yanlışlar yapılmıştır. O uyarı Efendimiz (SAV) in beşeri bir davranışına bağlanmıştır, güya Efendimiz (SAV) o beşeri davranışı nedeniyle uyarılmıştır. Rabbim “Öyle değil” diyor ve aslını bildiriyor. Ama ondan önce günlük hayatta kullandığımız “acele”yi fark edelim, o nedir? Âyetteki acele, gün içinde kullandığımız acele mânâsında değildir. Onu şuradan anlamaya çalışalım. Biz acelenin bir türemişi olan “âcil”i kullanırız, hastanelerin acili vardır. Âcil’e acele demeyiz. Orada doktor acele etse faydalı olmaz, çabuk olursa faydalı olur, gevşek davranmaz da çabuk olursa işe yarar. Ama günlük hayatta “acele” ve “çabuk” kelimelerini birbirinin yerine kullanırız. Şimdi farkını anlamaya çalışıyoruz. Doğru mânâyı anlayalım, sonra onları birbirinin yerine kullansak da olur, fark etmez. Ama önce doğrusunu bir anlayalım.

“Hâyır, bilakis siz aceleyi seversiniz.” (Kıyâmet-20)

“Allah ne yaratmışsa ve ne vermişse sevilir. Allah’ın verdiğini, yarattığını sevmek başka bir şey, ona bağlanmak, onunla Allah’ı unutmak mânâsına gelen sevmek başka şey.”

Bu âyet kesret diliyle insana sesleniyor; bilakis siz aceleyi seversiniz. Buradaki acele “hemen” mânâsınadır, siz bir şeyi hemen yapmayı seversiniz, sabırsızsınız. Aceleyi seversiniz, öyleyse işlerinizi acele yapın denmilmiyor, bize acele önerilmiyor. Siz aceleyi sevdiğiniz için hemen olmasını istemeniz nedeniyle gerekli gereksiz, bilinçli bilinçsiz davranır acele edersiniz. Siz peşin şeyi yani dünyayı seversiniz. Acelenin bir mânâsı dünyadır. Âhiretle kıyaslandığında, dünya âhirete göre peşindir, aceledir. Aceleyi sevmekle ilgili paylaştığımız diğer mânâlar da doğrudur, ama bir mânâsı da dünyayı sevmektir. Siz dünyayı/aceleyi öyle seversiniz ki, o size âhireti unutturur, hemen şimdi dersiniz. Ahirete ait bir şey vaat edilse o size çok uzak gelir, siz hemen olacak şeyleri istersiniz, “Rabbim şimdi ver” dersiniz, hemen istersiniz. “Aceleyi seversiniz”in devamı olarak Kıyâmet-21; “Âhireti bırakırsınız” buyurur. Âhireti bırakırsınız! Acele’nin mânâsı iyice anlaşıldı değil mi? Acele’yi seven için âyet diyor ki; siz acele’yi seversiniz, ahireti bırakırsınız. Ahireti kim bırakır? Dünyayı seven. Dünyayı sevmek de iyi anlaşılmalıdır, çok da paylaştık. Dünyayı sevmeyecek miyiz? O ayrı iş. Allah ne yaratmışsa ve ne vermişse sevilir. Allah’ın verdiğini, yarattığını sevmek başka bir şey, ona bağlanmak, onunla Allah’ı unutmak mânâsına gelen sevmek başka şey. Bu yanlış. Âyet bu konuda uyarıyor; onunla ahireti bırakırsınız, böyle sevmek yanlış. Dünyayı sev, çünkü seni ahirete hazırlıyor. Dünyadaki hayat tarzın olmasa cennetin olmaz ki. Elbette seveceksin. O senin imtihan salonun. İmtihana girdiğin salonu seveceksin ki, güzel imtihan çıkarasın. Ama salonun cazibesi sana sınavı, âhireti unutturursa tehlike budur. Hele bir de orayı müstakil zannedersen, âhireti de yok zannedersen, Allah muhafaza eylesin. Aceleyi seven yapısı yüzünden insan tedbiri, ileriye yönelik düşünmeyi, öngörülü olmayı, yani vizyon sahibi olmayı, güzel bir şey için beklemeyi bırakır, istemez, düşünmeyi erteler.

Aceleyi seven bu yapıyı bir de tevhid diliyle görelim:

“İnsan aceleci yaratılmıştır.” (Enbiyâ-37)

Kesret ve tevhid dilleri için ne kadar güzel örnek, elhamdülillah. Dedik ki, “dileyen”i anlayan kazanır. Onu görmeyen kaybeder, cazibesine kapılan da kaybeder. “İnsan aceleci yaratılmıştır” âyetinden bir amel çıkar mı? Ancak şöyle bir söz çıkar: “Aceleci yaratılmışız, ben ne yapayım?” dersin. Şunun gibi: Çocuğunuza yüz lira verdiniz, bir şeyler alsın gelsin istediniz. Getirdiği size az göründü, “Niye fazla almadın yavrum?” dediniz. O da “Yüz liraya bu kadar alınıyor” dedi. Onun gibi olur. Bu yüzden normal hayattaki yaşantı ve konuşmalarla Allah değerlendirilmez, onlarla Allah’a yönelinmez.

“Hem sen tercih sahibisin, hem senin her şeyinin hükmünü Allah vermiştir, ikisini beraber anlayacaksın, ikisini beraber uygulayacaksın. İkisini tek cümle yapacaksın, ayrı ayrı cümleler değil.”

Enbiya-37 tevhid dilidir. Kıyâmet-20 ve 21 ise kesret diliyledir; Hâyır, bilakis siz aceleyi sever, ahireti bırakırsınız.” Bu âyetten amel çıkıyor. Diyorsunuz ki, dünyaya yanlış bağlanmamamız, ahireti unutmadan dünyayı değerlendirmemiz gerekiyor. Esas hayat ahirettedir dersini çıkarıyorsunuz. Ama Enbiya-37; “İnsan aceleci yaratılmıştır” dediğinde bir amel çıkmıyor. İşte tevhid dili. Kur’ân’da bu dillerin ikisi de var, bazen yan yanalar, İnsan-29, 30 veya Nisa-78, 79 gibi. Mesele ikisini tek mânâ yapmaktır. “Dileyen”i anlayan kazanır derken de en önemli kural budur: Hem sen tercih sahibisin, hem senin her şeyinin hükmünü Allah vermiştir, ikisini beraber anlayacaksın, ikisini beraber uygulayacaksın. İkisini tek cümle yapacaksın, ayrı ayrı cümleler değil. Tek cümle yaparsanız tezat olmaz. Kur’ân’da bizim anlayabilmemiz için kesret ve tevhid cümlesi ayrı ayrı var. Bu nüansı anlayamayanlar oraları tezat zannediyor. Örneğin, Enbiya-37 insan aceleci yaratılmıştır der. Kişi Kıyâmet-20’yi okur, siz aceleyi seversiniz diyor. “Öyle yaratırsan tabi severler” deyip işin içinden çıkar. Değil, hiç öyle değil. Bu bakış, bu yorum bilmeyenin işi. Bu iki cümleyi ayrı gören, onun aslında tek mânâ olduğunu bilmeyen tezat zannediyor. Tekrar edeyim, Enbiya-37 ve Kıyâmet-20’yi, yani Allah’ın ‘insan aceleci yaratılmıştır’ hükmü ile, insanın tercihini anlatan ‘bilakis siz aceleyi seversiniz’ cümlelerini tek cümle yapamazsınız, o tek cümleyi dünyanın hiç bir dilinde bulamazsınız, o cennet dilidir. Bu ikisini tek mânâ yapabiliriz ki çok önemlidir. Tek mânâ yapmayı öğrenmek cennet dilini öğrenmeye başlamaktır. Bazı yerlerde “İngilizce bilmeyen giremez” yazar ya, cennete de girme şartlarından birisi cennet dilini bilmektir ve cennet dili böyle Kur’ân’dan öğrenilir, kursa gidilmez, öyle bir dil kursu yoktur. Uluhiyet dilini ve kesret dilini anlayabilmek onları tek mânâ yapabilmekten geçer. Bunları tek mânâ yapabildiğinde kişi nefs yolunda çok hızlı ilerler ve çok şey kazanır. Çünkü dili öğrendi. Dilimizin konuşulmadığı bir pazara girsek, biz bir kilo patates alıncaya kadar dili bilen filesini doldurur çıkar. Sırf dili bildiği için. Biz bu dünya pazarında âhiret alış verişi yapıyoruz, dili bilmezsek alış veriş yapamayız, yanlış malları toplarız. Derler ki; bunlar zehirli, bunlar ahirette olmaz. Ama dili bilirseniz, sepeti ahiret rızkıyla kısa sürede doldurursunuz.

İncelemekte olduğumuz “acele”ye gelelim. Âyet, Efendimiz (SAV)’e “Dilini acele ettirme” demişti. Âyeti yorumlayanlar, Efendimiz (SAV)’i anlatıldığı gibi davrandığı için uyarıldı sanıyorlar. Değil, haşa, hiç değil. Biz Efendimiz (SAV)’i örnek alırız, değil mi? Kur’ân bize “Sizin hayat tarzınız için modeliniz Rasûlullah’tır, en güzel örnek (üsve-i hasene) O’dur” buyuruyor. Kur’ân bize böyle söylüyor, biz O’nu örnek alırız. Dolayısıyla, O’nun her davranışı, her sözü, her duyup da tasdik ettiği, her duyup da reddettiği, ne varsa hepsi O’nun Sünneti kapsamına girmiştir. Eğer Efendimiz (SAV) in bu çabuk yapmasını biz Kıyâmet-20, 21 ve Enbiyâ-37’de belirtilenler çerçevesindeki yapımızla görüp “Demek böyle yapılıyor” dersek, acele etmek yapımıza çok uygun olduğu için Kur’ân’da acele ederiz. Sünnet diye! Efendimiz (SAV) işin aslını bilen olduğu için, doğruyu çabuk/hızlı yapan olduğu için, orada bütün öncelik de vahiyle ilgili olduğu için doğruyu yapıyor. Fakat biz öyle değiliz, bu yüzden uyarılıyoruz: “Îmanlılar senin bu hâlini görünce seni anlayamazlar, senin şu an ne yaptığını anlayamazlar. Çabuk yapma ki aceleyi almasınlar. Onların yapıları aceleye uygun, aceleyi severler, senin diğer davranışlarından önce, yapılarına uygun olan bu aceleyi alırlar, “Acele sünnettir” derler.” Fark ettiniz mi? Efendimiz bir hata yapıyor da uyarılıyor değil, biz O’nu izlerken hataya düşeriz diye, biz onu sünnet zannederiz ve sünnet diye olmadık yerlerde “acele” uygularız diye, böylece dünyayı daha çok severiz diye uyarılıyoruz. Bu hataya yahudiler düşmüştür, onlar kadar dünyayı seven olmaz.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından