Kur’ân’ı ders yapmak, Allah’a kulluk yapmanın önemli bir basamağıdır.

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم

Hayat tarzlarına göre iki ana grup var. Başka noktalara ulaştıkça mânâyı çoğaltacağız ama geldiğimiz noktada “İyyâKE na’budu” derken şu mânâda söylüyoruz: Allahım, biz Âmentü Billâhi ve Rasûlihi dedik ve ona göre hayat tarzı oluşturduk. Şimdi “BİZ”i zâhiri olarak biraz daha anlarız. Hayat tarzı dünya yaşantısında bir toplum hayatıdır, bu yüzden de “BİZ” denir. Kişinin ailesi var, bir çevresi var, “Biz böyle bir hayat tarzı oluşturduk” diyor. Hayat tarzı böyle değilse o zaman çok büyük bir çelişki var demektir. Fâtiha’da bunu söylüyorsunuz, böyle değilse olmaz. Günlük yaşantıda birisi size olmayan bir şeyi söyleyince ona nasıl davranıyorsunuz? Elhamdülillah, Rabbimiz bize öyle davranmıyor, bağışlıyor. Birbirimize davrandığımız gibi davransa mahvoluruz.

“Kur’ân’ın en önemli iniş sebeplerinden birisi, dileyene Allah’a nasıl kulluk yapacağını öğretmektir.”

“İyyâKE na’budu” derken bunu söylüyoruz: Ya Rabbi, biz Âmentü Billâhi ve Rasûlihi dedik ve buna göre bir hayat tarzı oluşturduk. Mesele aslında her şeyiyle bir hayat tarzıdır. Dünya hayatı kesret âleminde olduğu için hayat tarzını ilgilendiren âyetler kesret diliyledir. Oradan bir amel, bir davranış çıkaralım diye, dünya hayatı kesret âleminde olduğundan bize sâlih ameli tarif eden âyetler kesret diliyledir. Ancak yönelişimizi anlatan âyetler tevhid diliyledir, uluhiyet diliyledir. Bilinmeyince, bunlar birbirilerine zıt cümlelermiş gibi zannedilebilir. Hiç öyle değiller, tamamen aynı şeyi anlatan, aynı mânâda cümlelerdir. Öyleyse geldiğimiz noktada diyoruz ki, Kur’ân’ın en önemli iniş sebeplerinden birisi, dileyene Allah’a nasıl kulluk yapacağını öğretmektir.

Kur’ân’ın iniş sebeplerinden birisi budur, sıralarsak belki de baştaki budur; Allah’ın razı olduğu hayat tarzını öğretmek. Ama dileyene, dileyen insana. “Dileyen” kesret dilinde çok önemlidir. Onun tarifine bir iki cümle ile açıklık getirelim. Âyetlerdeki “Dileyen” kelimesini anlayan dünya ve âhirette kurtulur. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” kapsamındaki bu paylaşımları “dileyen”i anlayabilmemize yardımcı olacak konularla tamamlayacağız. İster kaderi anlamayarak, ister tasavvuf adı altında, ister başka bir felsefe adı altında, “dileyen” kelimesini göremeyen sapar, “dileyen”i anlayan kurtulur. Onu göremeyen sapar, o kelimenin cazibesine kapılan da sapar.

Yaptığımız şehâdetle birlikte Kur’ân’ı ders yaparsak bu sonuçları çıkarabiliriz. Kur’ân’ı ders yapmak, Allah’a kulluk yapmanın önemli bir basamağıdır. Allah’a kulluk yapanın işlerinden birisi odur, aslında işi odur. Zaten, daha önce İslam’la ilgili eline kağıt kalem almamış kişi İslâm’ı biraz anlamaya, tanımaya başlayınca eline kağıt alır, kalem alır, defter alır, kitap alır, bu kendiliğinden olur, kendisini bunların içinde bulur. Ama şeytan boş durmaz, “Sen misin kendini bunların içinde bulan” der ve uğraşmaya başlar. Ona pabucunu ters giydirip göndermek, bu çalışmalara devam etmek lazım.

“Onun içinde olanı ders edip incelemediler mi?” (A’râf-169)

“Kur’ân’ı ders yaptığınız zaman göreceksiniz, Muhammedî olanlar bu şekilde bile uyarılmaz, onlar hiç incitilmezler, hiç bir konuda. Kur’ân’da hiç bir âyette onlara hücum yoktur. Rahıym ismi hemen çalışır…”

Âyetin konumuzla ilgili kısmı böyle. Tevrat’la yükümlü tutulduğu halde oradaki kurallara uygun davranmamış Hz. Mûsa kavmi bu âyetle uyarılıyor. Bir şey söyleyeyim: Kur’ân’ı ders yaptığınız zaman göreceksiniz, Muhammedî olanlar bu şekilde bile uyarılmaz, onlar hiç incitilmezler, hiç bir konuda. Kur’ân’da hiç bir âyette onlara hücum yoktur. Rahıym ismi hemen çalışır, yalnız âhirette değil. Kur’ân okurken de Allah’ın Rahıym ismini görürsünüz, îmanlıya başkaları üzerinden cümlelerle anlatım yapılır. Bu âyette de böyledir, Hz. Mûsa kavmi uyarılıyor. Tevrat’ın içindekileri neden incelemediler, onu neden ders yapmadılar diye uyarılışlarını biz okuyoruz.

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir.” (Cum’a-5)

Yine Hz. Mûsa kavmi için bir uyarı. Onu hem ders yapmıyor hem de kitabımız var diyorsunuz, sizin durumunuz, sırtına kitaplar yüklenmiş onu taşıyan merkep gibidir. Siz o kitaptan yararlanmıyorsanız, o kitabın haliyle hallenmiyorsanız, durumunuz budur. Bu âyetlerden anlayalım ki, böyle bir soru ahirette müslümanlara da sorulabilir. “Bize değil, biz uyarılmıyoruz” dersek yanılırız. Soru sana da soruluyor, senin için de geçerli. Ancak, Muhammedî îmanın nedeniyle incitilmiyorsun. Anla, fark et. Hassaten Muhammedî olanların büyük bir özelliği vardır; Âmentü Billâhi demeleri. Bu özelliklerimizi Mirac Gecesi bize hediye edilen “Âmener Rasûlü” âyetlerinden öğreniyoruz.

Muhammedî olarak bir özelliğimiz de Allah’ın Rasûl ve Nebîlerini ayırmayan bir bakışımızın olmasıdır: Âyet, “Onlar Allah’ın Rasûllerini ayırmazlar” diyor. “Ayırmazlar” ifadesinin yanlış anlaşılmaması lazım. Ayırmamak bütün Rasûl ve Nebîleri aynı seviyede tutmak değildir. Ayırmamak onların tebliğlerini, yani önerilen îmanı kabul ve tasdik etmektir. Onlar hepsinin Allah’tan geldiğini, Allah’ın Rasûlü ve Nebîsi olduğunu kabul ederler, hürmetlerini ona göre yaparlar. Ayırmamak seviye bakımından değildir. Âyetlerden öğreniyoruz ki, Rasûller çeşitli özelliklerle farklı kılınmıştır. Özellikle Efendimiz (SAV) in mertebesi, seviyesi farklıdır. Âmener Rasûlü âyetinin “Ayırmazlar” demesi, hepsinin “Allah’ın Rasûlü” oluşunu ayırt etmeksizin kabul ederler demektir. Neden? Çünkü hemen peşimizde olan hristiyan âlemi yalnızca kendilerine gelen rasûlü kabul etmişler. Oysa Kur’ân’dan öğreniyoruz ki, o rasûl; “Ben, benden öncekini tasdik etmek, benden sonrakini müjdelemek için geliyorum” dediği halde ayırmışlar, kabul etmemişler. Yahudi âlemi de bu hatayı yapmış. Hristiyan âlemi yalnız bu hatayla kalmamış, onu müstakilen var ve muhtar da ilan etmiş, ona ilahlık da vermiştir. Müslümanlar işte bu yanlışları yapmazlar. Bu yanlışı yapmıyorsak onlara yapılan uyarılar, anlatılan kıssalar bizim için de önemlidir. Örneğin, Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz’e anlatılan bir kıssayı onlar önemsemez. Ama biz Kur’ân’da anlatılan ne kadar kıssa varsa hepsini önemsiyoruz; Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Âdem, Hz. Mûsa, Hz. İsa için, hepsi için bu böyle. Hepsi bizim için ders. Ayırmayız çünkü.

“Kur’ân’ı ders yapmanın ilk öğüdü de budur: Dersini/Kur’ân’ı sev ve öğretmenini/Rabbini sev.”

Ders yapmadınız mı? Bu soru ders yapmazsak bize de sorulur, bunu önemsemeliyiz. Peki, nasıl ders yapacağız? Ders yapmak zor bir şey değil ama dersin en önemli kuralını bilmek gerekiyor. Bir kişi normal okul sisteminde bir dersten başarılı olmaya çalışıyorsa ilk yapacağınız öğüt nedir, hatırlayın lütfen? Dersini sev, öğretmenini sev. Eğer çocuk öğretmenini ve dersini sevmiyorsa başarılı olamaz. Gerçi çocuğunuzda suç olmaz, sebebi ya derstir veya öğretmen. “Çocuk öğretmenini sevmiyor veya dersi sevmiyor” dersiniz, kim sorsa bu cevabı verirsiniz. Allah bizi bağışlasın. Evet, başarılı olması için ona ilk öğüdünüz budur; dersini sev, öğretmenini sev. Kur’ân’ı ders yapmanın ilk öğüdü de budur: Dersini/Kur’ân’ı sev ve öğretmenini/Rabbini sev. Bizim öğretmenimiz Rabbimiz. Allâhümme ente Rabbiy. İlk kural bu: Öğretmenini/Rabbini sev. Dersini/ Kur’ân’ı sev. Eğer dûniHİ düşünmezseniz yaşarken görüyorsunuz ki, öğretmeniniz sizi okşayarak öğretiyor ve okurken öğreniyorsunuz. Dünyada Kur’ân’ı ders yapmak kadar kolay bir ders yoktur.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından