Ey Tâlib kardeşim! Senin için en önemli zikrullah; Kelime-i Şehadet!

İddia ettiğimiz “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” şehâdetinden nasıl kurtulacağız? Öğretmenimize soruyoruz: Öğretmenim, Rabbim, ya Rabbi, nasıl kurtulacağız? Bu dûniHİ şehâdete karşı ne yapmamız lazım? Rabbimiz neye şehâdet edeceğimizi bize öğretiyor.

Bize kurtuluşumuz için öğretilen Kelime-i Şehâdet’i ele aldığımız 29. Tefekkür Sayfamızı bu bakışla okuyalım, hatırlayalım.

“Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasının şahitliğinin cehennem sebebi olduğunu, bu şehadetin cehennem için delil olduğunu gördük. Peki, biz nasıl şehâdette bulunacağız? Hangi gerçeğe şahitlik edeceğimizi Kur’an öğretiyor:

“Fa’lem ennehu la ilâhe illallahu: Bil ki, o gerçek kesinlikle La ilâhe illallah’tır.” (Muhammed-19)

Biz de buna şahitlik yapacağız. O şahitliği nasıl yapacağız? Kelime-i Şehâdetle. İşte şahitlik! Dosyamıza konulacak ve cennete gitmek için bize delil oluşturacak şahitlik budur. Ama onun kesinlikle bu bilinçle yapılması lazım, yoksa kişi yalancı şahit olur, dosyasına yalancı şahit yazarlar, o iyi olmaz. Yalancı şahitliğin ayrı cezası çıkar. Ne söylediğimizi, ne yaptığımızı iyi fark eden bir şahitlikte bulunmamız lazım. Bildiklerimle, gördüklerimle, Rabbimin bildirdiğiyle inanarak söylüyorum ki; Allah’ın izniyle bu şehadeti inanarak, katılarak bir kere söyleyen ateş görmez inşâAllah, buna inanın. İnanarak, ne olduğunu bilerek bir kere bunu söyleyen ateş görmez. Bu, Efendimiz (SAV) ile biz mü’minlere gelen mirac müjdesidir. Eğer mü’min kul uygun amelleri yapamamışsa Rabbim onları bağışlar inşâAllah, o ayrı iş. Ama Allah’ın izniyle bu îman kişinin yolunu değiştirir, ahirette yanlış kişilerin caddesine düşmez:

Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûluhû:

Allahım; kesinlikle şehâdet ederim ki, “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak SENsin; Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” YOKTUR. Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiaları yalandır, iftiradır, bâtıldır ve “YOK” hükmündedir. Ve yine kesinlikle şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, SENin Kulun ve Rasûlündür.

Bildiğimiz ama burada lazım olan bazı noktaları bilincimizi geliştirmek için paylaşalım. Şehâdetimizdeki önemli bir kelime İlah’tır. İlah kelimesini Türkçeleştireceğiz diye tanrı sözcüğünü kullanıyorlar. İslâmi bir tabir değildir. Biz tanrıyı İslâm dışı düşünceleri ifade ederken söyleriz, İslâm içerisinde kullanabileceğimiz bir tabir değildir. Kur’ân-ı Kerim meâllerinde tanrı kelimesinin geçmesi çok sakıncalıdır. Kur’ân ilâh diyor, Türkçeleştiremeyiz. Anladığımız bir şey zaten, ne diye iyice kendimizi Kur’ân’dan koparıyoruz? Tanrı uydurulmuş bir kelimedir, dolayısıyla onu uydurulmuş rabler için kullanırız, kişiler rab uyduruyorsa onlara tanrı deriz. Allah için Kur’ân ilâh diyorsa biz de ilâh deriz: Lâ ilahe illallah; ilah ancak Allah’tır, başka ilâh yoktur. “Başka” dediğinizde onu izah etmezseniz idrak oradaki mânâyı yakalamaz. Üstünde çok durduk ama bu bir algı işi olduğu için yine tekrar ediyoruz. İlâhı bir iki cümleyle tekrarlayalım, biz neye ilâh diyoruz?

“Allah müstakildir, kullar değildir. Ancak Allah müstakildir, çünkü Allah ilâhtır.”

İlâhın bir özelliği var; ilâh müstakilen var ve muhtardır, bir kere bunu tam bilelim. Müstakilen var ve muhtar olan ilâhtır. Müstakilen var! Biz uzun süre sadece “var” kelimesini kullandık. “Sen Tanrı mısın?” ve “İnşirah” kitapçıklarında “müstakilen” kelimesi neredeyse hiç geçmez, Fâtiha’da kısmen geçti. Çünkü “var”ı anlatırken zorlandık, sadece “var” ile algılara hitap edemedik, izah edebilmemiz için başına “Müstakilen” kelimesinin gelmesi gerekti. Çünkü müstakillik önemli. Allah müstakildir, kullar değildir. Ancak Allah müstakildir, çünkü Allah ilâhtır. Birisi “Ben müstakilen varım ve muhtarım” dediğinde Allah’ın vasıflarını örtmüş, bu yüzden ilâhlığını ilan etmiş olur. Öyle demese bile müstakilen var ve muhtar gibi davranıyorsa Allah’ın vasıflarını suiistimal etmiş olur. Ona asi derler. İsyan etti, haddi aştı, ilâhlığını ilan etti. Anlaşıldı ki müstakilen var ve muhtar ilahtır, ilah müstakilen var ve muhtardır. Peki, insan neden “Müstakilen varım ve muhtarım” der? DûniHİ algı yüzünden. Allah’ın dışı var sandığı için, yaratılanları Allah’ın dışında sandığı için. Hâlbuki Kur’ân bize özellikle Âmener Rasûlü’de “Sakın, Allah’ın yarattıklarını Allah’ın dışında sanmayın, öyle îman etmeyin. Rasûl öyle îman etmedi, siz de Rasûl gibi îman edin. Allah’ın dışı var sanıp, yaratılanları Allah’ın dışına yerleştirmeyin” diyor. Bu idrak yüzünden “Müstakilen varım ve muhtarım” deniyor. Bunu diyen “Ben ilâhım” demiş oluyor. Kime? Allah’a!

Yaptığımız şehâdetteki ilâhı, ilâhın mânâsını anladık. Neye “La ilâhe” dediğini fark etmen için ilâhı bilmen gerekiyor. Bir kişi Lâ ilâhe illallah’ı çok önemsiyorsa hemen ona “Mânâsı nedir, bundan ne anlıyorsun?” diye sorun. “Allah’tan başka tapacak yok” derse olmaz. Geç o mânâları, yok öyle bir şey. “Allah’tan başka ilâh yok” derse de olmaz. Bunu söylerken ilâhlık yapıyor olabilir. Neye “Lâ” diyor, onu iyi tarif etmeli. “Uzakta, ötede beride tanrı yok” derse de olmaz, onlar ikincil, üçüncül şirk. Birincil şirki fark etmeli. Birincil şirk sensin. Sen kendi varlığını Allah’a eş koşuyorsun, kendi varlığını ortak yapıyorsun, bırak başka şeyleri. İşi ana kaynağından çözmek için ilâhı ve sahte ilahı iyi anlamış olmak şart. “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiası sahte ilahtır. İşte ona “Lâ” diyoruz.

“İnsanların aralarında konuştukları kelimelerin mânâları ile Kur’ân meâllendirilmez, oradan îman çıkmaz. Amelleri çıkarabilirsin ama îman çıkmaz. İman çıkmayınca uygun amel de olmaz. Sâlih amel tek başına olmuyor. Önce Billâhi anlamında îman edeceksin ki ona uygun amel yapabilesin.”

Lütfen çok dikkat buyurun, bir diğer husus şudur: “Allah Müstakilen VAR” dediğimiz zaman kullandığımız “VAR” kelimesi, normal hayatta yaşarken kullandığımız var ile aynı mânâda değildir. Normal hayatta kullandığımız kelimeler ve mânâlarla Allah’ı anlamaya çalışırsak başaramayız. İslâm’ı onun için anlayamıyorlar. Bu yüzden Esmâ’ül Hüsnâ önemlidir. Esmalar dünya işlerini düzene koymak için yapılacak tesbihat değildir, Allah’ı anlayabilmek içindir. Biz “VAR” kelimesini hem yaşarkenki olaylar hem de Allah için kullanıyoruz, ancak bu iki “VAR” aynı değildir. Normal hayatta kullandığımız var için bir örnek verelim. Elimde su şişesi var, şişeyi masaya koydum. Masada şişe var mı? Var. Kaldırdım, şişe var mı? Yok. Bakın, hem “var” hem de “yok” kelimesini kullandık. Ama dikkat edin, su şişesi için kullandığım “var”la, su şişesi için kullandığım “yok” birbirinin zıddıdır. Bu bir. İki: Ben onun olmayışına “yok” dedim. Peki, “yok” dediğimin masada bir yeri var mı? “Yok” dediğim bir yer var. Yeri varsa o vardır. Yani “yok” dediğim şey de burada bir varlıktır; “yok”un varlığıdır. Masanın üzerinde şimdi şişenin yokluğu var. Fark ettiniz mi? Normal hayatta kullandığınız “var ve yok” böyle. Şişeyi koydum var, aldım yok. Ama şişenin yeri var. Bizim kullandığımız “var ve yok”un bir özelliği budur, birbirinin zıddıdır, bu bir. Bir de, yok dediğimiz şey de vardır, bu da iki. Biz kıyas yapar yok deriz, aradığımız şey yoktur. Ama orada bir varlık var; şişenin yokluğu varlığı, burada onun alanı var. Bakıyorsunuz orası boş, “Şişe yok” diyorsunuz. Orada şişe yok varlığı var, o da bir varlık ama biz ona yok diyoruz. Kur’ân’ın YOK dediği böyle bir şey değil. Kur’ân bir şeye “dûniHİ YOK” dediğinde o bizim bildiğimiz gibi bir yok değildir. Eğer öyle anlarsak yeri var olur. DûniHİ’nin yeri yok, Kur’ân’ın “YOK” dediği şeyin yeri yok. Dünyada bizim yok dediğimiz şeyin yok olduğu bir yer var. Kur’ân’ın “YOK” dediği şeyin “yeri” yok ve Kur’ân’ın “YOK” dediği şey “VAR”ın zıddı değil. Zıt olması için yerinin olması lazım. Yani dûniHİ (Allah’ın dışı yok) dediğimiz zaman, “dışı” dediğimiz şeyin bir yeri yok, o YOK varın zıddı değil. Dolayısıyla Kur’ân’ın “Allah var” derken kullandığı “VAR”la, bizim normal hayatta kullandığımız var aynı şey değil. Normal hayatta kullandığımız varla Allah’a var diyemeyiz. Allah’a “VAR” dediğimiz “VAR”ın mânâsı Kur’ân’a göredir. Demek ki, insanların aralarında konuştukları kelimelerin mânâları ile Kur’ân meâllendirilmez, oradan îman çıkmaz. Amelleri çıkarabilirsin ama îman çıkmaz. İman çıkmayınca uygun amel de olmaz. Sâlih amel tek başına olmuyor. Önce Billâhi anlamında îman edeceksin ki ona uygun amel yapabilesin. Öyleyse Allah için kullandığımız “VAR”ın özelliklerine bakalım. Allah “VAR” derken kullandığımız “VAR” müstakillikle ilgilidir, Allah müstakildir. O müstakilliğin özellikleri vardır. Allah’a “VAR” dediğimiz “VAR” Ehad’dır. Allah’a “VAR” dediğimiz “VAR” Samed’dir. Ve Allah’a “VAR” dediğimiz “VAR”ın dışı yoktur. Normal hayatta var dediğimiz bir şeyin dışı vardır. Kendimize var diyoruz, dışımız var. Bu yüzden bizim idrakımız, algımız dışa yönelik, “dış”ı bilir, dışın olmadığı bir şeyi kavrayamıyor.

 

Zihninizin çok hızlı ilerlemesini istiyorsanız Allah’ın Evvel ismi çok önemlidir. Oysa Âhir ismini kolay kavrarız. “Sonsuz” deyince kavramakta zorlanmıyoruz, ileri bakıyoruz, sonsuz… Evvel’in başlangıcı yok! Başlangıcı olmayan bir şey, Allah, Allah… Kavrayamazsınız. Çünkü bizim zihnimiz başlangıcı olan şeyi anlar. Başlangıcı olan bir şeye “Sonsuz” diyebiliyor, başladı sonsuza gidiyor. Ama “Başlangıcı yok”u kavrayamıyor. Bu yüzden, Allah’ın Evvel ismini tefekkür etmek, tomurcuk patlatır gibi beyin hücrelerindeki fikirleri patlatır. Evvel ismiyle açılır, Allah’la ilgili sayfalar açılır. Çünkü beyin hiç öyle bir şey düşünmemiş. Evvel’i hiç düşünmemişiz. Bakmışız ve dış kavramına göre düşünmüşüz.

“Allah için kullanılan VAR Allah’a aittir. O “VAR”ı bize öğretiyor; o VAR Ehad’dır, Samed’dir. O VAR’ın zıddı yoktur, o VAR’ın dışı yoktur, o VAR yaratandır. İnsanlar için kullandığımız var Ehad değildir, Samed değildir, zıddı vardır, yaratılmıştır, kuldur, Allah’a kulluk yapar.”

Dünyada yaşarken neye var diyorsak onun dışı vardır. Bu dışı var olan şeyle Allah’a da var diyemezsiniz, o zaman Allah’ın da dışı var olur. İşte o yüzden kişi “Allah’ın dışı var” sanıyor. Dünyada kullandığı var kelimesiyle Allah’a var dediği için, öyle baktığı için, zihni kendiliğinden Allah’ın dışı var sanıyor, kendi isteyerek planlamıyor, öyle oluyor. Çünkü o kelimeyi hayatında o mânâda kullanıyor. Ama Allah’a “VAR” dediğimiz zaman müstakilen VAR olanın dışı yoktur. Çünkü O Ehad’dır, O Samed’dir. Bir özelliği budur. Bir de zıddı yoktur. Dünyada konuştuğumuz “var”ın zıddı vardır; yok! Çünkü yaratılmış. Yaratılanlar zıtlarıyla yaratılmış, Allah yarattıklarını zıtlarıyla yarattı. Bu yüzden, var ve yok birbirinin zıddıdır. Ama Allah’a “VAR” derken kullandığımız “Müstakilen VAR” bir yok’un zıddı değildir, o VAR’ın zıddı yoktur. Allah’a kullandığımız “VAR”ın en önemli bir özelliği de yaratan olmasıdır. Ancak müstakilen VAR olan yaratır. Bizim normal hayatta kullandığımız var yaratılandır. Yaratılana verdiğiniz bir mânâ ile Allah’a var diyemezsiniz, onu Allah’a kullanmazsınız. O yüzden kişi Allah’ı anlayamıyor. Allah için kullanılan VAR Allah’a aittir. O “VAR”ı bize öğretiyor; o VAR Ehad’dır, Samed’dir. O VAR’ın zıddı yoktur, o VAR’ın dışı yoktur, o VAR yaratandır. İnsanlar için kullandığımız var Ehad değildir, Samed değildir, zıddı vardır, yaratılmıştır, kuldur, Allah’a kulluk yapar. Ehad ve Samed’i bu çerçevede anlayalım. Hatta onun mânâlarından birini şimdi görelim.

Dışı olanın ihtiyacı olur. Kulların dışı vardır, bu yüzden ihtiyaçları vardır; yer, içer, giyinirler. Ama bütün bunları kula sağlayan (dûniHİ düşünmezseniz) Billâhi anlamda Allah’tır, bütün onlar Allah’tandır. O zaman kime ihtiyacınız vardır? Allah’a! Çünkü dışınız var. Mesela siz yersiniz. Dışın varsa ihtiyacın var. Demek ki Samed değilsin. İnsan Samed olamaz, kul Samed olamaz. Dışı var. Dışı olan Samed olmaz. Allah müstakilen VARdır, dışı yoktur; Samed’dir, çünkü ihtiyacı yoktur. Dışı olsa ihtiyacı olurdu, dışı olmadığı için bir şeye ihtiyacı da yok. Dışı olsa, en azından dışına bakma ihtiyacı olur. Yok öyle bir şey! Allah Samed’dir; dışı yok! Ve o kadar saf Samed’dir ki varlığını sürdürmesi için kendi içinden de öyle bir ihtiyacı yoktur, öyle bir saf Samed’dir, som Samed’dir. Samed’in mânâsı anlaşılabildi mi? Dışı yok!

Ehad, dışı olmayan, müstakilen VAR ve tektir. Zâtında, Zâtını, ancak Zâtının bildiği bir tek. Ehad öyle bir tek ki kimse bilemez, hiç bir yaratılmış anlayamaz, kavrayamaz, Ehad vasfıyla ahlâklanamaz. Allah’ın nasıl Ehad olduğunu anlayabilmen için O’nun dışının olması lazım, dışına çıkıp O’na bakman lazım. Muhal! Öyle bir şey olmaz. O zaman senin, Allah’ın nasıl “Müstakilen VAR” olduğunu kavrayabilmen mümkün değildir. Örneğin, zihnimizde hayal ettiğimiz bir kişinin bizi anlayabilmesi mümkün mü? O bizde olduğu için bizi anlayamaz, kavrayamaz. Allah Ehad’dır; zatında zatını zatıyla ancak kendisinin bildiği tektir. Böyle bir tek! Müstakilen VAR. Samed, çünkü dışı yok, ihtiyacı yok. Allah için VAR’ı biraz anlayabildik mi? Samed’le ilgili söylediklerimizden sonra Mâide-75’i hatırlayalım.

“Meryemoğlu Mesih ancak bir Rasûl’dür. O’ndan önce de Rasûller gelip geçti. O’nun anası Sıddıyka’dır. İkisi de yemek yerlerdi. Âyetleri onlara nasıl açıkladığımıza bir bak! Sonra bak nasıl çevriliyorlar (Hakk’tan yüz çeviriyorlar).” (Mâide-75)

Yanlış bir düşünceye girip Hz. İsa aleyhisselam efendimize “Allah’ın oğlu, ilâh” dedikleri için âyet uyarıyor. Bu uyarıya dikkat edin ve anlattıklarımızın nasıl o çerçevede olduğunu fark edin. Dikkat edin, âyetler nasıl da konuştuklarımız çerçevesinde demiyorum, hâşâ! Konuştuklarımız nasıl da âyetlere uygun. Âyet nasıl da söylediklerimize uyuyor, olmaz, Allah muhafaza etsin. Hâşâ! Konuştuklarımız nasıl da âyete uygun, fark ediyor musunuz? “Siz İsa’yı ilâh ilan ettiniz. O müstakilen var ve muhtar değildir, O’nun dışı vardır, Samed değildir. O da annesi de yemek yer” diyor. Neden yemek? Çünkü dış için en önemli şey odur. İleride göreceğiz, o bizim oruçta yaptığımız bir şey. Samediyet nurlarını fark edebilmemiz, oradan biraz idrak kapabilmemiz için oruçla yaptığımız şeylerden birisi yemekle ilgilidir. İnsanların anlayacakları en önemli ihtiyaç budur. Aslında, aldığın her şey yemek kapsamındadır, yemek yalnızca sofra mânâsında değildir, aldığın oksijen de yemeğe girer. Dışarıdan her ne alıyorsan… Çölde, güneşin altında hiç bir şey yemiyor içmiyor olsan kupkuru kalırsın, kurur gidersin. Dışarıdan aldığın hazır nem bile senin için yemek kapsamındadır. Yaşayabilmen için gereken güneş ışını da bir yemek. Gerektiğinde doktor tavsiye etmiyor mu; biraz güneş ışını yiyeceksin diye. Hepsi yemek. Yemek yalnızca önümüze konulan sofra değil.

“O’nun insanların anlayabileceği kimliği Allah ismidir, HU ismidir. HU Allah’ın hüviyetidir, kimliğidir. Özelliği nedir? “Müstakilen VAR ve Muhtar!” Bu vasıf ancak O’na aittir. Demek ki Allah’ın YOK dediği normal hayatta kullanılan yok değil. “Lâ ilâhe” dediğimizdeki “Lâ” Arapların normal hayatta kullandıkları “Lâ” değil. Allah’ın YOK dediği DûniHİ’dir, “Lâ” odur, onun yeri de YOKTUR.”

“Şehâdet ederim ki, başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” dediğimizde kullandığımız YOK, şişe için kullandığımız yok gibi değildir. Şişeyi kaldırdığımızda yok diyoruz ama onun yeri var ve o da bir varlık; şişenin yokluğunun varlığı. Orada bir şey var. Adına biz “Şişe yok” dedik ama o bir varlık. Varlık olamayan bir şeyi tanımlayamayız. Kur’ân’da Allah’ın YOK dediği şey farklıdır, biz onu “Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” ile anlattık. “Aşağıların Aşağısı” kitapçığında göreceksiniz, o bir Kur’ân âyetidir, Allah onlara Kur’ân’da “YOK” demiştir. Allah’ın YOK dediği şey, yeri var ama kendi yok bir şey değildir. Eğer yalnız putlara yok denmiş olsaydı, müşrikler putları kaldırsa yok olurdu. Onları kaldırıp atsalar yeri var. Anlatılan o değil. Olmayan şey puta verilen kimliktir, puta verdiğin kimlik yok! Uzun elbise yapıp kibirle verdiğin kimlik yok. Yoksa uzun elbise yap, yerde sürünsün, kaç metre olursa olsun. Ona bir kimlik verirsen, o yok. Sen ona “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir kimlik veriyorsun. Kimlik ancak Allah’a aittir, O’nun kimlik ismi ALLAH’tır. Orası kimlik noktasıdır, Uluhiyet noktasıdır, Hüviyet noktasıdır. O’nun insanların anlayabileceği kimliği Allah ismidir, HU ismidir. HU Allah’ın hüviyetidir, kimliğidir. Özelliği nedir? “Müstakilen VAR ve Muhtar!” Bu vasıf ancak O’na aittir. Demek ki Allah’ın YOK dediği normal hayatta kullanılan yok değil. “Lâ ilâhe” dediğimizdeki “Lâ” Arapların normal hayatta kullandıkları “Lâ” değil. Allah’ın YOK dediği DûniHİ’dir, “Lâ” odur, onun yeri de YOKTUR.

Şehâdetimize devam edelim. Yine kesinlikle şehâdet ederim ki; Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, SENin Kulun ve Rasûlündür. Bundan bir önceki cümleyi hatırlayalım. Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiaları yalandır, iftiradır, bâtıldır ve “YOK” hükmündedir. Bu yüzden biz, “Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” dedik; Lâ! Ama bu iddiada bulunanlar var? Kişi “Ben Müstakilen VAR ve Muhtarım” diyor. Bize göre o bir iddiadır. “Müstakilen VARIM ve Muhtarım diyenler var” diyemeyiz. Var demekle onları kabul etmiş oluruz. O iddia onların kabulüdür, onlar “Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyorlar. Onu hoş görelim bile diyemeyiz. “YOK” dedik bir kere, yeri bile yok. Yok! O yüzden onlar için, “Ben Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyenler var diyemeyiz. Onu dûniHİ algıdaki söyler. Biz; “Bu bir iddiadır, bu senin iddiandır, yanlış bir iddiada bulunuyorsun” deriz. İddia laftır. O iddiaya Kur’ân “yalan” diyor, o yalancıdır, Allah’a karşı yalan söylüyor, “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” diyor. Müstakilen VAR ve Muhtar olan Allah’tır. Yalan söylüyor, Allah’a iftira ediyor, yaptığı BÂTILDIR. YOKTUR, YOK hükmündedir; Kur’ân’ın YOK dediği budur ve onun yeri de YOKTUR. Biz de şehâdetimize bununla başlıyoruz. Sonra diyoruz ki: Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, SENin Kulun ve Rasûlündür. Şehâdetin burası da ayrı bir deryadır. Bize şimdi lazım olan önemli yanlarına biraz bakalım.

“(Rasûlüm) de ki, ben sizin misliniz beşerim. Ancak, ilâhınızın (yaratıcınızın) İlâhun Vâhid (Müstakilen VAR ve Muhtar olan TEK) olduğu bana vahyolunuyor. O halde O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin (bu uyarıyı anlamayarak müstakilliğini ilan edenin) vay haline.” (Fussilet-6)

Rasûlüm onlara “Sizin gibi bir beşerim” de. “Sizin gibi bir beşerim” cümlesini duyan bazıları ne yapıyor? Maalesef bu yanlış günümüzde çok yaygın, isimleri çok önemli olan zatlar buradan yanlış mânâlar çıkarıyorlar, âyetin bu kısmını kendilerince delil zannederek yanlış anlatımlar yapıyorlar. Diyorlar ki, siz Hz. Muhammed’i (SAV) -o belki yalnızca Muhammed diyor, Allah muhafaza etsin- gereksiz yere yüceltiyorsunuz, O’nu gereksiz yere çok önemsiyorsunuz. İşte, ben bir beşerim diyor, âyet de söylüyor, hadis de.

“Düşünün, Birisi var ki, “Rasûlullah” diye imza atıyor… Bilim adamlarının açıkladığı evreni, tüm galaksileri, kara delikleri, kara deliklerden sonra açılan evrenleriyle bütün onları düşünün. Yalnızca ef’al âlemini bile, yok olacak bir şeyi bile aklımız almıyor. İşte onu Yaratanın Rasûlü. Efendimizin imzası bu! Akıl alır mı?”

Onun “Ben de misliniz bir beşerim” demesi böyle zannetmemiz için değil. Böyle bir düşünceye ve tartışmaya girmek, bırakın Rasûlullah’ın özelliklerini anlamış olmayı, Rasûlullah’ın ne demek olduğunu kavrayamamaktır. Şunu söyleyeyim, ben Efendimiz (SAV) in imzasını idrak edemiyorum, kendisini hiç düşünemem bile, ben O’nun imzasını idrak edemiyorum. Düşünün, Birisi var ki, “Rasûlullah” diye imza atıyor… Bilim adamlarının açıkladığı evreni, tüm galaksileri, kara delikleri, kara deliklerden sonra açılan evrenleriyle bütün onları düşünün. Yalnızca ef’al âlemini bile, yok olacak bir şeyi bile aklımız almıyor. İşte onu Yaratanın Rasûlü. Efendimizin imzası bu! Akıl alır mı? Rasûlullah imzasını aklımız almıyor, kişiliğiyle ilgili nasıl konuşabiliriz? İmzasını bile kavrayamazken “O da sizin gibi bir beşer” deyip geçiyorlar. Çok yanlış, Allah muhafaza etsin. Anlayamamaktan, kavrayamamaktan kaynaklanıyor. Hâlbuki, buradaki uyarı bizim şehâdetimizle ilgili. Bizim için cennete bir delil oluştursun diye. Çünkü hemen arkamızda hristiyanlık var. Onlar Hz. İsa aleyhisselam’ı beşerden çıkardı, ilâh ilan etti. O bakışı, o inanışı, o yanlışı reddetmemiz için. Bir de o hataya düşmememiz için uyarılıyoruz. Çünkü bin dört yüz otuz küsur yıl geçti, birisi çıkıp o hataya düşebilir. “Sizin misliniz beşerim” onların hepsini bağlıyor. O, Efendimiz (SAV) i ilâh ilan etmememiz için uyarıdır. Anlaşıldı mı? Yanlışa düşmeyelim diye uyarı.

Fussilet-6 “Müşriklerin vay haline” diye böyle tamamlandı. Müşrik ne yapar? Şirket kurar. Dikkat ettiğinizde, açıkladıklarımız nasıl da âyetlere uygun elhamdülillah. Müşrik şirket kuran, şirkete iştiraki olan, şirket ortaklarından demektir. Allah diyor ki; tanrılar/ilâhlar şirketi kurdunuz, oraya tanrı olarak ortaksınız. Sen de bir tanrı olarak o şirketin ortağısın, âyet ona, tanrı şirketinin ortağına müşrik diyor. Kim; Allah dışında bir yer var, Allah’ın dışı var, orada da müstakil varlıklar var, ben de öyle müstakilen varım ve muhtarım derse şirket kurmuş olur. İşte sana tanrılar şirketi. Âyet dedi ki: Vay, böyle şirket kuranların ve bu şirketin ortağı olanların haline!

Şehadetimizdeki “Muhammed (SAV) Efendimiz SENin Kulun” kısmı biraz anlaşıldı mı? İlah yapmamak için! Aksi halde Efendimiz’i “Normal insandı” gibi anlatmak için değil. Allah muhafaza etsin. Ve “Şehâdet ederim ki; Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz SENin Rasûlündür.” Rasûlullah! Öyle önemli ki. Bununla ilgili iki âyet var.

“Muhammedün Rasûlullah.” (Fetih-29)

Allah bize öğretti; Muhammed Rasûlullah’tır.

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir, fakat o Rasûlullah ve Hatemün Nebîyyin’dir. Allah Bi külli şey’in aliyma’dır.” (Ahzab-40)

“Peygamber” dûniHİ algının kelimesidir, İslâmi bir kelime değildir. O’na Kur’ân Rasûlullah diyor. Billâhi algıya tâlip olan birini seçsin. Kur’ân böyle derken eğer sen “Ama şu kişi peygamber diyor” dersen, insanla Kur’ân’ı karşı karşıya getirmiş olursun. Kur’ân Rasûlullah diyor. Bunu duyunca, “peygamber de aynı mânâda” demek olmaz, işi bozarsın. Kur’ân böyle diyor, bu evrensel bir dil, evrensel bir telaffuz.”

“Bi külli şey’in aliyma” Türkçeye tam çevrilemeyeceği için öyle yazdık, parantez içerisinde açılıp anlatılabilir. Ama ne kadar mânâlandırırsanız dûniHİ olur. Bu iki âyetten öğreniyoruz ki, Efendimiz (SAV) Rasûlullah’tır, peygamber değil. Çok dikkat edin, Efendimiz (SAV) e peygamber diyenler Efendimiz (SAV) i kavrayamazlar, o yüzden çeşitli yanlışlar üretirler. Kur’ân onun için Rasûlullah diyor. Bitti! O Rasûlullah’tır, Nebîullah’tır. Rasûlullah kelimesi her iki mânâyı da kapsar. Hz. Muhammed (SAV) Rasûlullah’tır. Buna şehâdet ediyoruz. Peygamber derseniz ne olur? Normal hayattan örnek vereyim, yine mânâyı alıp örneği atalım, şirk olmasın. Bir konuda şahitlik yapıyorsunuz. Diyelim ki, şişeye baktınız ve “Şişede su var” dediniz. Ama etrafta dolaşırken “Susuz şişe, susuz şişe” diye dolaşıyorsunuz. Şehâdetinize uyar mı? Onu kameraya alsak, sonra da hâkim önüne getirsek, siz tam “Susuz şişe” derken, sizin “Şişede su var” görüntünüzü göstersek, izletsek hâkim size ne der? Demek istiyorum ki, Kelime-i Şehâdet’te “Eşhedü enne Muhammeden AbduHû ve RasûluHû; Kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim” deyip sonra da O’na peygamber derseniz, yalancı şahit olursunuz. Şehâdette “Rasûlü” diyorsun, dışarı çıkınca peygamber, olmaz. Görüntülerin gelince melekler “Şehâdette böyle dedi ama etrafta peygamber diyordu” derler. Fark ettiniz mi tehlikeyi? Kur’ân tanrı demiyor, Kur’ân peygamber demiyor. Ama sen tanrı diyorsun, peygamber diyorsun. Kur’ân’ın diliyle şehâdet ediyorsun, öyle isimlendireceksin; Muhammed Rasûlullah’tır. Anlatabildim mi? Bir de “Peygamber” dûniHİ algının kelimesidir, İslâmi bir kelime değildir. O’na Kur’ân Rasûlullah diyor. Billâhi algıya tâlip olan birini seçsin. Kur’ân böyle derken eğer sen “Ama şu kişi peygamber diyor” dersen, insanla Kur’ân’ı karşı karşıya getirmiş olursun. Kur’ân Rasûlullah diyor. Bunu duyunca, “peygamber de aynı mânâda” demek olmaz, işi bozarsın. Kur’ân böyle diyor, bu evrensel bir dil, evrensel bir telaffuz. Bir müslüman İngilize “Peygamber” desem anlamaz, ama “Rasûlullah”ı anlar. Biz Rasûlullah’a şehâdet ediyoruz. Peygamber dûniHİ’dir, uzakta, ötede uydurulmuş bir tanrıdan, o tanrının muhatap almadığı inananlarına mesaj taşıyan postacının adıdır. Her dinde, her felsefede de vardır. Başka dinlerin, başka felsefelerin de peygamberi var, puta tapanların da var. Aynı ismi biz Efendimiz’e (SAV) nasıl kullanırız? Dikkat edin, bir puta tapanın da peygamberi var. O işi yapan adamına kendi dilinde peygamber diyor, İngilizcede şöyle, diğerinde böyle, o kelime her ne ise. DûniHİ hayata ait o kelimeyi alıp Efendimiz için kullanamayız. Onlar, Allah’ın dışı var sanarak üretilmiş, tanrılarla onlara inananlar arasında aracılık yapan postacılara verilen isimler. Kur’ân “Rasûlullah” diyor ve dikkat edin şehâdetinizde siz de “Eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûluhû” diyorsunuz. Sonra çıkıp niye başka isim kullanıyorsunuz. Ne enteresan! Size “Kur’ân böyle diyor, şehâdetinizde böyle diyorsunuz” diyorum, buna rağmen “Peygamber desem olmaz mı?” diyorsunuz. De! Dosyana girer. Mahkemede açarlar dosyanı, “İnatla böyle diyordu” derler. Niye Kur’ân’ı tercih etmiyorsun? “Diğeri doğru olsa bile ben Kur’ân’ı tercih ediyorum” deyip Rasûlullah demek neden zor geliyor?

“Allahım, ben Rasûlullah diyorum. Benim dediğim doğruysa, bütün yanlış seslenenleri bağışla ve benim dediğim gibi sayıver” diye dua edin, Rabbin onları da böyle saysın. Bir kişi bile olsa, bir kişi doğru yapsın da onlar da kurtulsun. Onların doğru yaptıklarıyla da biz kurtulalım, kardeşlik budur.”

Efendimiz (SAV) e Rasûlullah demeliyiz. Rasûlullah ne kadar güzel elhamdülillah. Allah böyle demiş, imzası da böyle. “Hz. Peygamber (SAV)” desek olmaz mı diyenler oluyor, peygamber kelimesinin yanına ne dua getirirsen getir olmaz, yanlış olur. O Rasûlullah. Niye anlamıyorsunuz, bunu Kur’ân söylüyor. “Şu zat peygamber diyor” diye insanları önemsiyorsunuz. Bunu da Kur’ân söylüyor. Siz Rasûlullah deyin ve onlara da duacı olun, kızmayın. “Allahım, ben Rasûlullah diyorum. Benim dediğim doğruysa, bütün yanlış seslenenleri bağışla ve benim dediğim gibi sayıver” diye dua edin, Rabbin onları da böyle saysın. Bir kişi bile olsa, bir kişi doğru yapsın da onlar da kurtulsun. Onların doğru yaptıklarıyla da biz kurtulalım, kardeşlik budur. Yanlışı savunmak olmaz, Rasûlullah daha doğru bir sesleniştir, Rasûlullah’a alışmak lazım. Şehâdetteki seslenişimiz bu; Muhammeden Rasûlullah, Kelime-i Şehâdet’te bu şekilde hitap ediyoruz.

Günümüzde meâl yapma adına bu gibi uydurmalar devam ediyor. Meâl yazacağım deyip farklı bir şey yazmak için var olan cümleleri değiştirip “Bu da benim meâlim” demek doğru olmaz, Veya sadeleştiriyorum diye cümleleri değiştirmek olmaz. Sadeleştirirken var olan meâli daha konuştuğumuz dile çevirdin, daha insan yaptın, doğru olmaz. Bir elektrik süpürgesi alıyorsun, talimatları okuyup öğreniyorsun. Kendi prospektüsün için bu gayreti göstermezsen olur mu? Bir telefon için gösterdiğin merakı kendi makinenin hayat prospektüsüne göstermezsen, onu da öyle öğrenmezsen olmaz.

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” içerisinde şehâdeti göreceğiz. Şimdi onu bir iki cümleyle buraya monte edelim. Siz “Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûluhû” şehâdetini doğru yaptığınızda İhlâs Sûresi’yle tanışmaya başlarsınız. Çünkü bu şehâdet size bir ileri şehâdeti de yaptırtacaktır, diğerini de gösterecektir: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâhul Ehadüs Samedülleziy lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad.” İlk şehâdetiniz sizi İhlâs’la tanıştırır ve sizi bu şehâdeti yapmaya götürür. Anlattıklarımız hep başlangıç için. İlk şehadet başlangıç çizgisidir. Siz o şehâdette ilerleyip ikinci şehâdete gideceksiniz. İlk şehâdet şöyle çok önemlidir: Eğer o yanlış olursa yanlış arabaya binmiş olursun. İstanbul’a gidiyorum diye Kars arabasına biner, Sivas’ta soluğu alırsın. Yanlış arabayla hedefine gidemezsin. Yanlış şehâdete binen ileri şehâdete gidemez.

İleri şehâdette Ehad ve Samed geçtiği için şimdi bir iki cümleyle İhlâs Sûresi’nden bahsedeyim. “Kul Huvallahu Ehad, Allahus Samed; Allah Ehad’dır, Samed’dir” kısmında önce şimdiki gibi duyuyorsun. Bunu düşünüp tefekkür ettiğinizde şahitlik başlıyor. Allah Ehad’dır; Allah’ın dışı yoktur, Samed’dir; ihtiyacı yoktur. Bu idrak gittikçe sizde sabitleniyor, sabitleniyor, sonra öyle bir idrak açılıyor ki; Allah Ehad’dır, Allah Samed’dir diyorsun, şahitliğin başlıyor. Artık onu sana birinin anlatması gerekmiyor, sen tespit ediyorsun. Ama bu yola çıkarken başlama noktan bu: “Kul Huvallahu Ehad, Allahus Samed.” Duyarak başlıyorsun. Sonra öğrenme başlıyor, o zaman çizgin; “Lem yelid ve lem yûled”dir. Sonra da bir tespitte bulunuyorsun; “Ve lem yekün lehû küfüven Ehad.” “Huvallahu Ehad, Allahus Samed”i duydun, “Lem yelid ve lem yûled”le işe başladın. Büyük, çok büyük bir avantajla başladın. Bu nasıl bir avantaj biliyor musunuz? İki kardeş koşu yarışı yapacaklar ama birisi çok küçük. Büyük küçüğe diyor ki, sana avantaj verdim, sen elli metre ilerden başla. “Lem yelid ve lem yuled” demekle işe avantajlı başlıyorsun, fersah fersah ileriden başlıyorsun haberin yok, çocuk olduğun için. O da elli metre ilerden başlıyor, çocuk diye onu oraya koyuyorlar. Sen de “Lem yelid ve lem yûled” demekle öyle bir yere düşüyorsun. “Huvallahu Ehad, Allahus Samed”i duydun. “Lem yelid ve lem yûled”le işe başladın. “Ve lem yekün lehû küfüven Ehad”ı tespit ettin: Allah Ehad’mış, başka bir anlam zaten yokmuş. Bunu tespit ettin, bu işe şahit oldun. Şimdi şehâdetin bu: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâhul Ehadüs Samedülleziy lem yelid ve lem yuled ve lem yekün lehu küfüven ehad.” Hepsini kapsayan bir şehâdet.

Bu noktada oluşan mânâlarla, şehâdetimizi bir kere daha en inanan, en kabul eden halimizle tekrarlayalım lütfen. Sanki biraz sonra öleceksiniz gibi. Bunu okuyarak ölmek ne demek bir düşünün: Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûluhû: Allahım! Kesinlikle şehâdet ederim ki: “Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak SENsin; Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” YOKTUR. Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiaları yalandır, iftiradır, bâtıldır ve “YOK” hükmündedir. Yine kesinlikle şehâdet ederim ki; Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, SENin Kulun ve Rasûlündür. Ya Rabbi, şahid ol ya Rabbi, şahid ol ya Rabbi, şehâdetimize şahid ol ya Rabbi. O zor günde, Mâlik-i YevmidDiyn olduğun zaman şehâdetimize sen şahitlik yap ya Rabbi. Alâ Hâzihiş-Şehâdeti Nahyâ ve aleyhâ Nemûtü ve Aleyhâ Nüb’asü İnşaAllah (Âmin). Bu şehâdeti yapınca diyoruz ki: Allahım, bir şehâdet yaptım, o şehâdette ne demişsem beni öyle yaşat. Bunu Rabbimizden isteyebiliriz, “yapacağım” demekle olmaz, Allah verirse olur. Alâ hâzihiş şehâdeti nahyâ; Allahım beni öyle yaşat. Ve aleyhâ nemûtü; o şehâdet üzere de beni öldür. Ve aleyhâ nüb’asü; ve o şehâdet üzere de beni dirilt İnşâAllah. Âmîn.

Bu şehâdeti fark etmek, bilincine varmak, “Evet, Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak Allah’tır” demek, “Başka Müstakilen VAR ve Muhtar YOKTUR” diyebilmek, bütün bunlar bir süreçtir, bir sefer duymakla olacak şey değildir. Dolayısıyla, bunu zikrullah yapmak çok önemli. Hatta bir hadisten öğreniyoruz ki, abdestten önce Kelime-i Şehâdet ve bitirince şehâdet çok önemlidir. Vaktimiz olunca bunu önce ve sonra yapmakta fayda var, inşâAllah. Bu beyanın bilincine varmak bir süreç istiyor. Fiillerin bu beyana uygun hale gelmesi, o da bir süreç. Geri dönüşsüz bir şekilde kişiyi mutlu eden hayat tarzı, kulluğun böyle olması o da bir süreç. Bu süreçlere verilen genel isim seyr-i sülûk’tur, nefs seyridir. Bu anlattıklarımız ilk istasyon. Tren buradan kalkar. Bu süreçte önemli bir şey var; sığınış ve tövbe. Bu süreçleri sağlıklı götürebilmek, bütün bunlarla birlikte, tövbeyi ve sığınışı gerektirir.

Mustafa Yılmaz Dündar

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından