Sen “Müstakilen var ve muhtar” iddiasında mısın? Yani “Sen Tanrı mısın?”

“Onlardan kim Muhakkak ki, ben dûniHi bir ilâhım’ derse, onu cehennem ile cezalandırırız. İşte zâlimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiyâ-29)

Cehennemlik kulların en önemli özelliğini Enbiyâ Sûresi’nden öğreniriz. Bu âyeti çok paylaştık, çünkü çok önemli!

Bu âyet çok açık, çok net olduğu halde dünya hayatındaki esfele sâfiliyn idrak, insanın bakışını öyle yapmıştır ki bu kadar somut olan mânâyı göremez, göremediği için de ürkmez. Bir yolda gidiyorsunuz, karşınıza bilmediğiniz dilde bir uyarı çıkıyor; “İleride uçurum var” yazıyor. Siz o dili bilmediğiniz için şarkı türkü yola devam ediyorsunuz. Durmadan uyarıyor, yolda uçurum var, uçuruma şu kadar kaldı, bu kadar kaldı, ömrünüzle ilgili sürekli uyarıyor. Ama farkında değilsiniz. Bir mübarek bunu öyle fark etmiş ki, saatin saniyesinin çıkardığı tık, tık sesini bu yüzden dinleyemiyor. Kendisini ömürle ilgili öyle kaptırmış ki her tıkta ömrünün saniyesinin gittiğini yaşıyor, ödü kopuyor. O tık, tık ettikçe geliyor, şu kadar kaldı, şu kadar kaldı. Diğeri o dili bilmediği için şarkı türkü uçuruma yuvarlanıp gidiyor. Âyetler de öyle! Dili bilmeyince, insan uyarıyı dinleyip geçip gidiyor. Uçurum varmış, ateş varmış hiç korkmuyor. Okuyamadığı için, görmediği için! Enbiyâ-29 uyarıyor: “Onlardan kim ‘Muhakkak ki, ben dûniHi bir ilâhım’ derse, biz onu cehennem ile cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız.”

“DûniHİ” kelimesi için “Allah’ın dışında, Allah’tan gayrı” yazıldığını görürsünüz. Bu mânâ yüzünden kişi esfele sâfiliyn idraktan kurtulamaz, “Ben öyle demiyorum. Benim öyle bir putum, öyle bir iddiam yok” der, âyeti öteler. Zaten mesele ötelemektir.”

Bir kaç adım ilerleyerek mânâyı kendimiz için anlaşılabilir hale getirelim. “Muhakkak ki” diye başlıyor, demek ki tereddütsüz! Yani “Şâhidim ki, hiç tereddüdüm yok ki ben dûniHİ bir ilâhım” diyor. Cehenneme gitme sebebi bu! Rabbimizin “Yazık oldu şu kullara” dediği kişinin cümlesi bu. Bunu dedi diye, bunu yaptı diye o hitap! Ne dedi? “Muhakkak ki, ben dûniHİ bir ilâhım” dedi. Yani hiç tereddüdü yok! “DûniHİ” kelimesi için “Allah’ın dışında, Allah’tan gayrı” yazıldığını görürsünüz. Bu mânâ yüzünden kişi esfele sâfiliyn idraktan kurtulamaz, “Ben öyle demiyorum. Benim öyle bir putum, öyle bir iddiam yok” der, âyeti öteler. Zaten mesele ötelemektir. İnsan birçok âyeti öteliyor. “Geçmişi anlatıyor” deyip bir gerekçe bulup öteler. Kendisine yalnızca cenazelerde Fâtiha okumak kalır. O da pide yiyinceye kadar. Pide yiyip ayranı içti mi dünya işleri başlıyor. Rahmetli unutuldu gitti. Allah muhafaza etsin, Kur’ân’ı ötelersen seni de ötelerler.

Enbiyâ-29. âyet bize demek istiyor ki, “DûniHİ bir ilâhım” diyende bir yanılgı var; Allah’ın dışı var yanılgısı! Eğer siz dûniHİ’ye “Allah’tan gayrı, Allah’tan başka” anlamı verirseniz, okuyan kişi “Benim öyle bir iddiam yok” der, kendini kurtarır. Mânâ öyle değil. “DûniHİ” kelimesi bir idrakı anlatıyor. Diyor ki; yanılgı içinde olan bir idrak var. Ondaki yanılgı Allah’ın dışı var algısıdır. O yanılgıyı anlamak üzere inşâAllah “Aşağıların Aşağısı” kitapçığına tekrar tekrar bakın.

“DûniHİ algı İhlâs Sûresi’ni doğrudan reddetmektir. Doğrudan! Hiç kurtuluşu yok.”

DûniHİ algı İhlâs Sûresi’ni doğrudan reddetmektir. Doğrudan! Hiç kurtuluşu yok. DûniHİ algı “Allah Ehad ve Samed değildir” demektir. Efendimiz (SAV) in hadisinden öğrendik, o Hakk’ı iptal etmekti. Hakk’ı iptal etmek Allah Ehad ve Samed değildir demekti. Çünkü o algıyla Allah’ın dışı var sanıyor ve kendisini götürüp oraya koyuyor, orada “Müstakilen varım ve muhtarım” diyor. İşte bu ilâhtır. Âyet “Bunu yaparsan cehenneme gidersin” diyor. Böyle yapan zâlimdir ve biz zâlimleri cehennemle cezalandırırız. Bu suiistimali yapan, Hakk’ı saklayan zâlimdir. Zâlim birisinin hakkını vermeyendir. Bu algıdaki kişi Allah’ın Ehad ve Samed oluşunun hakkını vermiyor, dûniHİ algıyla Allah’ın bu hakkını örtüyor. İşte bu zâlimleri cehennemle cezalandırırız. O halde, şimdi bu tefekkürle âyeti biraz geniş meâllendirelim. Enbiyâ-29 ne demek istiyor, günümüzün diliyle söylemeye çalışalım. Mânâ verirken öyle bir dil bulalım ki o mânânın içine düşelim. O mânâ bizi kapsasın ki, bir davranış biçimi çıkaralım. “Onlardan kim; “Bir tereddüdüm olmaksızın ilân ederim ki, ben müstakilen VARIM ve muhtarım” derse, biz onu cehennemle cezalandırırız.” Enbiyâ-29’dan çıkan mânâ budur. Bu âyet kurtulmamız gereken idrakı tarif ediyor ve “Mutlaka bu idraktan kurtulun, mutlaka kurtulun” diyor.

Âyetin “Onlardan kim” dediklerinden günümüzde çok var. Bu söylediklerimi çıkıp dışarıda söylesem bana deli derler, kimse dinlemez. Bu yüzden, bu ilmi dinlemenizin, okumanızın, gereğini yaşamak için bir gayrette olmanızın Allah’ın izniyle değeri çok yüksek.

“O gün Hz. Mûsa kavmi için firavunu reddedip “Ben Allah’a inandım” demek yetiyor olabilir, bugün o yetmez. Bugün de öyle inanan kişi Mûsa Kavmi idrakında kalır. Muhammedî olmak başka bir şey! İnancımız hangi Rasûl’ün anlattığına uyuyor acaba? Muhammedî idraka mı, Mûsa kavmi idrakına mı?”

Bir yerde Enbiyâ Sûresi 29. âyeti bu mânâsı ile paylaştığınızda size verilecek cevaplar vardır, o kapsamda bir iki cümleyi paylaşalım. Geçmişte firavunlar vardı, günümüzde firavun perdeleri var. Tarihte kendileri vardı, günümüzde perdeleri var. “Ben ilâhım” ilanının geçtiği âyetleri şöyle karşılayanları hepimiz duymuşuzdur: “Geçmişte firavunlar bunları söylemiş, günümüzde birisi ‘Ben sizin tanrınızım’ dese onu kim dinler?” Doğru, kimse dinlemez. Çeşitli menfaatleri sebebiyle dinleyen iki üç sapkın mürit bulabilir ama “Ben sizin tanrınızım” diyeni kimse dinlemez. Geçmişte firavunlar bunu yaptılar, koca ülkeleri nesiller boyu böyle yönettiler. Ama “Bu olay geçmişte kaldı, bu tarihî bir bilgi” der de âyeti tarihe mal edersek, Allah muhafaza etsin, işte bu firavun perdesidir. Öteleyerek âyeti tarihe gömdü, göremedi, perdelendi. İlki budur, işi tarihe mahkûm etmek. İkinci hususu izah etmeyi başarabilmem için yoğun dikkatiniz gerekiyor. O gün firavunun dediğiyle, bugün söyleneni kıyaslayacağız, aynı mı değil mi? O âyeti öteleyen “Bunu geçmişte firavunlar söyledi, onlar da geçti gitti, günümüz için komik olan bu iddiada bulunanı kim dinler?” dedi ve bu bakışıyla âyeti hükümsüz yaptı. Onun söylediğine göre bu âyetin hiç bir hükmü kalmadı. Artık o kişi bu âyeti dinlese, bilse ne olur bilmese ne olur, ona göre âyet geçti gitti. Diyoruz ki, bir kişi Allah’ın dışı var zannederse, kendisini de orada yaratılmış sanırsa, kendisini müstakilen var ve muhtar zannederse Allah’a karşı ilâhlığını ilân etmiş olur. Bu, Allah’a inandığı halde böyle düşünen içindir. Bir de hiç inanmayanı düşünün. Biz kötünün iyisini söylüyoruz. Kim böyle düşünür ve müstakilen varım ve muhtarım derse ilâhlığını ilân etmiş olur. Firavun da ilâhlığını ilân etmişti. O ayrıca halka “Ben sizin de ilâhınızım” dedi, dolayısıyla halk ona taptı. Sorumuz şu: Firavun neden ben ilâhım dedi ve neden sizin de ilâhınızım dedi? Günümüzde İslâm’ı anlamak için önemli olan ve günümüzde bize sevap kazandıracak olan bunu anlamaktır. O gün Hz. Mûsa kavmi için firavunu reddedip “Ben Allah’a inandım” demek yetiyor olabilir, bugün o yetmez. Bugün de öyle inanan kişi Mûsa Kavmi idrakında kalır. Muhammedî olmak başka bir şey! İnancımız hangi Rasûl’ün anlattığına uyuyor acaba? Muhammedî idraka mı, Mûsa kavmi idrakına mı?

“DûniHİ idrak birincil şirktir, ikinciler buradan türer. Firavunu dikkate alacak olursanız, onun “Ben sizin ilahınızım” diyerek işlediği şirk ikincil şirktir. O şirkin sebebi ise birincil şirktir. Onun için bütün mesele birincil şirkten kurtulmaktır.”

Firavun bizim anlattığımız şirki yaşadığı için o iddiada bulundu. “Aşağıların Aşağısı” kitapçığında şirki geniş ele aldık. Şirk iki basamaklıdır; birincil şirk, ikincil şirk. Birincil şirk asıl şirk olmasına rağmen fark edilmediği için insanlar ikincil şirklerle meşguldür. Oysa o varken ikincil şirkler önemli değildir. Günümüzde, kişi ikincil şirklerle meşgul olursa, şirkin kaynağını kurutmazsa işi çözemez. Birincil şirki çözersen diğer ona bağlı şirkler kendiliğinden düşer. Birincil şirk dururken diğerlerinden kurtulman bir şeye yaramaz. Birincil şirk sizin “Müstakilen varım ve muhtarım” demenizdir, dûniHİ idrakla düşünmenizdir. Asıl şirk budur. Firavun insanların ilâhı oluşunu bu iddiasına dayanarak üretiyor. Mekke müşrikleri böyle düşündükleri için putları buradan üretiyorlar. Günümüzde güneşe tapanlar dûniHİ düşünüp kendilerini de güneşi de muhtar ilan ettikleri için o durumdalar, kendilerine tanrı üretmişler. Âyetler onlar için “Kendilerine rab uyduruyorlar” diyor. DûniHİ idrak birincil şirktir, ikinciler buradan türer. Firavunu dikkate alacak olursanız, onun “Ben sizin ilahınızım” diyerek işlediği şirk ikincil şirktir. O şirkin sebebi ise birincil şirktir. Onun için bütün mesele birincil şirkten kurtulmaktır. Ondan kurtulanın bir sürü şeyle uğraşması gerekmez, tamamını silmiş olur. “Aşağıların Aşağısı” kitapçığında bunu daha geniş görebilirsiniz.

Enbiyâ Sûresi 29. âyetten öğrendiğimizi bir iki cümleyle özetleyelim: “Yazık oldu şu kullara” denen kişi müstakilen var ve muhtar olduğunu ilan etti. Âyet onu bu özelliği ile cehennemlik kul olarak tarif etti, Yazık oldu şu kullara uyarısı cehennemlik idrakı tarif eder. Bu durumda biz ne yapacağız? Fırsat varken, tarif edilen o idraktan korunmaya, kurtulmaya çalışacağız. Aksi halde o fırsatı kaçıranlara yazık oldu deniyor. “Yazık oldu size” denmesin, elimizde fırsat varken değerlendirelim inşâAllah. Enbiyâ-29’daki, “Hiç bir tereddüdüm olmaksızın ilan ederim ki, ben müstakilen varım ve muhtarım” cümlesi bir idrak beyanıdır, dûniHİ idrak bunu ilan ediyor. Bu ilan o idrak için bir şehâdettir, delildir. Âyetler der ki, kendinize cehennem için delil üretmeyin.

“Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ Billâhil aliyyil azıym.”

Bu da bir ilandır ve cennet için bir delildir, söylediğiniz zaman dosyanıza bir delil konulmuş olur. Mahkeme-i Kübrâ’da hesabınız görüleceği zaman, dosyanız açılıp deliller incelendiğinde “Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ Billâhil aliyyil azıym” bir delildir. Diğerinin dosyasındaki “DûniHİ ilâhım, müstakilen var ve muhtarım” iddiası da ona bir delildir, o şehâdet onun için bir delildir. Bu illa sözlü olmayabilir, kişi onu söylememiş olabilir, öyle yaşıyorsa da aynı şeydir. Diliyle söylemesin, fark etmez. Böyle yaşıyorsa, yaşamak da bir ilandır. Buna mukâbil, “Lâ havle ve lâ kuvvete” şehâdeti de bir delildir.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından