Önce doğru “Âmentü Billâhi” tarifi, sonra bu imana uygun salih amel…

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم

İlk patlamadan itibaren, yani Allah’ın Fâtır ismiyle yararak patlatarak yaratmasından itibaren yaklaşık 14 milyar yıl geçti deniyor. Demek ki, o patlamaya göre bugün bir kişinin hücresinin yaşı 14 milyar yıllık. Üstünden 14 milyar yıl geçmiş, 14 milyar yıllık bir aşamadan sonra bu halde. Ama Kendinde Kendine Göre Var olan bu süreçle gelmedi. Hâlbuki, senin “BEN” zannettiğin, aynada gördüğün Birbirine Göre Var olan hâlinin yaşı 14 milyar yıl. “BEN” dediğimiz esas bu süreçle gelmiş değil. O doğrudan gelmiştir, 14 milyar yıllık süreci yaşamamıştır. İşte fark budur. Ve o senin Nefs’indir. Bu yüzden; Nefs’ini bilirsen doğrudan Rab’bini bilirsin. Çünkü Nefs’in sana doğrudan Rab’bindendir. Rab’binden olan mânâyı cennet dilinde oluşturabilirsin, fakat onu bu dile, Birbirine Göre Var olanın diline çeviremezsin. Bu Esfele Sâfiliyn çünkü. Bu yüzden, kul olmak ve kulluk yapmak söylerken ayrı şeylerdir. Ama ikisi tek bir mânâdır, tek bir şeydir. “Önce kul olacağım sonra kulluk yapacağım” değildir, ikisi beraberdir, ayrı olamaz. Fakat onu tek yapacak cümle dünyada konuşulan hiçbir dilde yoktur. Bu yüzden, ayet ve hadislerde Mânâ Ayrıştırma ve Mânâları Çakıştırma Teknikleri vardır, anlayabilmemiz için. Aslında ulûhiyet ve kesret dili, mânâları çakıştırma ve mânâ ayrıştırma yöntemleri hiç zor şeyler değildir, yalnızca önemsemek ve bu gözle bakmak lazım. Âyet ve hadisleri anlayabilmek için bu tanımları ve yöntemleri fark etmek ve uygulamak şarttır. Âmentü Billâhi dediğimiz “yöneliş” ve Sâlih Amel dediğimiz “ilişkiler” mânâ ayrıştırılarak oluşturulur. Yani Allah’a kul olmak dediğimiz yöneliştir, Allah’a kulluk yapmak dediğimiz sâlih ameldir. Bunları anlatırken mânâ ayrıştırmak zorundayız. Her ikisini tek cümlede ifade edebilecek bir tarz dünyada yoktur. Ancak onu Kendinde Kendine Göre Var olan halimizde tek mânâ yapabiliriz, onun o yeteneği vardır. Onu tek mânâ yaparız ama o mânâyı dünya cümlesine çeviremeyiz. Dünya cümlesine çevirmek gerektiğinde Mânâ Ayrıştırma Tekniği’ni kullanarak anlatmak zorundayız. Bu yüzden îman etmek ve sâlih amel yapmak diye sanki iki ayrı şey varmış gibi söylenir. Bunu fark edemeyen bazıları yalnız îman yeter zannederler, iman ve sâlih amel ayrı birer basamakmış gibi. Hâyır, îman ve sâlih amel tek şeydir, biri olmazsa diğeri olamaz, biri diğerinin mütemmim cüzüdür, ayrılamaz. Kesret dilinde amel çıkarabilmek için, anlatma sadedinde îman ve sâlih amel diye ayırırız ama uygularken, yaşarken îman ayrı salih amel ayrı olmaz. Dolayısıyla, Allah’a kul olmak ve Allah’a kulluk yapmak da tek mânâdır.

“İslâm’da yalnızca sâlih amel baz alınarak cennet olmaz, öyle bir şey yok. Âmentü Billâhi ve Sâlih Amel tek şeydir. Neden? Ortada bir kriter olacak ki ona uygun davranış diyelim. O kriter Âmentü Billâhi’dir, sâlih amel Âmentü Billâhi’ye uygun davranıştır.”

Sâlih uygun demektir, sâlih amel uygun davranıştır. Bir çocuk annesine yanlış davransa, o hali hoşumuza gitmese, “O senin annen, hiç annene uygun davranmıyorsun, annene uygun davran” deriz. Veya öğrenciyse “Öğretmeninle öyle konuşulmaz” deriz. Onun annesinin anne olmasına, babasının baba olmasına, öğretmeninin öğretmenliğine uygun davranması sâlih ameldir. Uygun derken ölçü aldığımız somut bir kriter var, annelik, babalık, öğretmenlik. Onlar çerçevesinde uygun davranışa sâlih amel diyoruz. Sâlih amel ifadesi tek başına yaşantının her alanında kullanabileceğimiz bir tabirdir. “Âmentü Billâhi ve Sâlih Amel” dediğimiz zaman iş değişir. Bu yüzden İslâm’da yalnızca sâlih amel baz alınarak cennet olmaz, öyle bir şey yok. Âmentü Billâhi ve Sâlih Amel tek şeydir. Neden? Ortada bir kriter olacak ki ona uygun davranış diyelim. O kriter Âmentü Billâhi’dir, sâlih amel Âmentü Billâhi’ye uygun davranıştır. Âmentü Billâhi ise Allah’ın dışı kavramı yoktur, Allah’ın dışı var zannedip orada müstakil varlıklar üretmek bâtıldır idrakıyla îman etmektir. Bu idraka uygun davranmak, yaşamak da sâlih ameldir.

“Âmentü Billâhi demek yetmez, önce onu doğru tarif edeceksin. O îmandan sonra kişi ona uygun amel yapsın. İşte ona sâlih amel denir.”

Kişiden dûniHİ algının kalkması, hatta kalkar gibi olması bile çok enteresan bir şeydir, müthiş bir güzelliktir, emniyettir. Onu yine dünyadan bir şeye benzeterek anlatmaya çalışayım ama lütfen yine mânâyı alıp örneği silin. Bir çocuk var, annesinden hiç ayrı duramıyor, öyle alışmış, biraz da korkuları var. Gezerlerken bir vesileyle annesinin elinden ellerini bıraktı, o bir tarafta kaldı, annesi bir tarafta. Baktı ki anne yok, yanlış bir yerde, yabancı bir yerde, birden feryadı basar. Sonra annesi onu sesinden tanıdı, buldu, aldı. Baktı ki annesinin kucağında, biraz önce feryadı basan çocuk gülmeye başlar, birden şımarmaya başlar, bir anda değişir. Hiç farkında değil insan, dûniHİ algı böyle bir şey. Annesinden uzak kalan çocuk gibi, öyle bir feryat var orada. Ama insanlar feryadı normal yaşantı haline getirmiş, farkında değiller. Billâhi algıya girdiği zaman annesinin kucağına düşmüş gibi emniyette olur insan, öyle bir huzuru yaşar. Âyet diyor ki, kalbler ancak Allah zikrullahıyla mutmain olur, tatmin olur. Bu âyetteki Âmentü Billâhi idrakıdır, sadece Allah demek değil. Kişi dûniHİ idrakla Allah diyor, hiç bir mutluluk hissetmiyor ve soruyor; Allah diyorum ama hiç söylenenler olmuyor? Annenin kucağında değilsin ki, dışarıda bağırıp duruyorsun. Olmaz. Mutmain olmak için kucağa gelmen lâzım. “Billâhi Anlam” böyle bir şeydir, kişi onu oraya düştüğü zaman fark eder. O anlama uygun davranmaktır sâlih amel. Dolayısıyla, Âmentü Billâhi demek yetmez, önce onu doğru tarif edeceksin. O îmandan sonra kişi ona uygun amel yapsın. İşte ona sâlih amel denir. Âmentü Billâhi ve Sâlih Amel’in ayrı şey olmadığını öğrendik, ikisi bir olunca işe yarıyor. Âyetler onları bizim anlayabilmemiz için “âmenû ve amilus sâlihâti” diye ayırmıştır. Kur’ân-ı Kerim’i ders yaptığımız zaman görürüz ki, Allah, Âmentü Billâhi îmanını ve ona uygun davranmayı bir yapanlara, böyle yaşayanlara vaatte bulunmuştur:

maide_9

“Allah, îman edip sâlih amel işleyenlere (şöyle) va’detmiştir: Onlar için mağfiret ve ecr-i azıym vardır.” (Mâide-9)

Elhamdülillah. Ana kucağını düşünün. Onlar için büyük bir sıcaklık, büyük bir merhamet, büyük bir güven vardır, büyük bir ikramiye vardır.

fetih_29

“… Allah, onlardan îman edip (bunun gereği) sâlih amel edenlere mağfiret ve ecr-i azıym va’detmiştir.” (Fetih-29)

Allah vaad ediyor. Allah’ın bir özelliğidir, O’nun bir ismi Vaadinden Caymayan’dır. Bu iki âyetteki vaadinden anlıyoruz ki, cennet Âmentü Billâhi deyip bu beyanın gereğini yaşayanlaradır. Âmentü Billâhi bir beyandır, bir açıklamadır, ilândır. Bu beyan, Safa Tepesi’nden, Efendimiz (SAV) in bizlere bir sünnetidir. Efendimiz çıktı, o tepeden ilan etti, beyan etti; La ilâhe İllallah Muhammeden Rasûlullah. Gelenler “Biz ne diyelim?” dediler, “Âmentü Billâhi deyin” dedi. O beyan etti, gelenler de beyan ettiler. Dolayısıyla cennet, Âmentü Billâhi deyip bu beyan gereği sâlih amel yapan kullar içindir. Peki, cehennem nasıl kullar için?

yasin_30

“Yâ hasraten alel ıbâd: Ne yazık şu kullara.” (Yasin-30)

Rabbim söylüyor bunu: Ne yazık şu kullara… Yasin Suresi’nde oraya gelince dikkat edin: Yâ hasraten alel ıbâd: Ne yazık şu kullara!

Aman ya Rabbi, aman ya Rabbel âlemiyn, bi rahmetike yâ erhamer rahımiyn, bi rahmetike yâ Rabbel âlemiyn. Rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tağfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsiriyn. Rabbimiz, nefsimize çok zulmettik, çok büyük. Eğer merhamet etmezsen, eğer bağışlamazsan hüsrâna uğramışlardan oluruz, yâ rabbi. Allâhümme inniy eûzü bi rıdâke min sehatike ve bi muâfetike min ukûbetike ve bi rahmetike min gadabike ve eûzü bike minke, la uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike. Allahım, hoşnutsuzluğundan rızâna, cezalandırmandan affına, gazabından rahmetine sığınırız. Allahım senden sana sığınırız. Biz hiç bir zaman anlayamayız yâ Rabbi, senin kendine olan senân gibi sana senâ edemeyiz, bunu da itiraf ederiz Allahım.

“Ne yazık şu kullara” denilen kulların özelliği nedir? Öğrenmemiz lazım ki yapmayalım. Cennetlik kulların özelliklerini öğrenmemiz lazım ki onları hırsla, şevkle, bu konuda birbirimizle yarışarak yapalım. Cehennemlik kulların özelliklerini öğrenelim ki kaçalım, korkalım, Allah’a sığınalım. İkisini de bize Kur’ân öğretiyor. Kur’ân’la öğreten kim? Rabbimiz. Rab öğretmendir, öğretendir. Bizim öğretmenimiz Rabbimiz. “Rabbim” dediğimiz zaman bir bakıma “Öğretmenim” diyoruz; bana öğretenim, Rabbim… Allâhümme ente rabbiy: Allahım, sensin Rabbim.

“Allâhümme ente rabbiy” seslenişi müthiş bir şey… Elhamdülillahi rabbil âlemiyn.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından