Allah’a kul olmak mecburiyettir ama Allah’a kulluk yapmak tercihle ilgilidir

araf_194

“DûniHİ çağırdıklarınız da, muhakkak sizin emsaliniz kullardır.” (A’râf-194)

DûniHİ algıyla Allah’ın dışı var zannedip bir şeylere “Müstakilen VAR ve Muhtar” etiket yapıştırsanız bile onlar müstakilen var ve muhtar değildir, hepsi sizin gibi kuldur.

meryem_93

“Semâvat’ta ve Arz’da kim varsa, Rahmân’a ancak kul olarak gelir.” (Meryem-93)

Daha önce okuduğumuz âyetler bizi Allah’a kulluk yapmaya davet eden, kulluk yapmayı öğütleyen âyetlerdi. Bu âyetlerde önerilen şey kulluk yapmak değil. Bu iki âyette çıkan tanım kul olmak. Onlar sizin emsaliniz kullardır. Semâvatta ve arzda kim varsa Rahmân’a ancak kul olarak gelir. Kulluk görevini anlayabilmek üzere idrakımızı ilerletiyoruz. Kul olmak ve kulluk yapmak ne demektir, farkı nedir, ilişkisi nedir, onu görmeye çalışıyoruz.

“Allah’ı yaratan bilmek, Âmentü Billâhi kapsamında olmak kaydıyla Allah’ın yarattığını bilmek nefs açısından çok değerli bir mertebedir.”

Allah’a kul olmanın bir cümlelik bir tarifi vardır; yaratılmış olmak. Kul yaratılmıştır, Allah yaratandır. Allah’ın yarattığı her şey Allah’ın kuludur. Allah’ı yaratan bilmek, Âmentü Billâhi kapsamında olmak kaydıyla Allah’ın yarattığını bilmek nefs açısından çok değerli bir mertebedir. Kişinin bu çerçevede Allah’ın kulu olduğunu bilmesi çok önemlidir: Yaratanı Allah bilmek ama bu yaratmayı Âmentü Billâhi kapsamında bilmek, DûniHİ düşünmemek, yani Allah’ın dışı var da yarattıklarını dışına yerleştiriyor zannetmemek gerekir. Allah’ın yarattıklarını Allah’ın dışına yerleştirmezseniz, “Dışı var” zannından sıyrılırsanız, o zaman Âmentü Billâhi kapsamında düşünmüş olursunuz. Kişinin Âmentü Billâhi kapsamında Allah’ı yaratan bilmesi ve bu çerçevede Allah’ın kulu olduğuna îman etmesi, o îmana uygun davranması nefs açısından neden çok önemli bir mertebedir? Çünkü ancak bu durumda nefsine zulmetmiyor olur. Bu inanış dışında kişi nefsine zulmedenler sınıfına düşer. Anladık ki Allah’ın yarattığı her şey Allah’ın kuludur, kul olmak budur. Ama bir de kulluk yapmak var, kulluk yapmak nedir. Bunu iyi tanımlamak lazım, çünkü Allah “Ancak bana kulluk yapın” diyor. Kulluk yapmayı açık, net ortaya koymalıyız ki, kişi Allah’a nasıl kulluk yapacağı hususunda tereddütte olmasın, yanlış bir şey yapıyorsa temizleyebilsin, onları silebilsin.

“Tevhid dilinden bir amel çıkmaz. Amel çıkarabilmemiz için âyet ve hadislerde bir de kesret diliyle anlatım vardır, biz o iki dili birden anlayabilmeliyiz.”

Allah’a kulluk yapmayı önce tevhid diliyle söyleyelim: Her kul ancak kulluk yapar. Bunun başka bir tarifi yoktur, esası budur, kaçınılmaz olan budur. Her kul, yani Allah’ın her yarattığı ancak Allah’a kulluk yapar. İnsanlar açısından; hayat tarzı, inanışı, bu işe bakışı nasıl olursa olsun, kişinin hali Allah’a kulluktan başka bir şey değildir, bilincinde olsun olmasın böyledir. Öyleyse âyetlerde bizi kulluğa davet niye? İşte o kesret dilidir, tevhid dili değil. Ondan bir amel çıkaramazsınız. “Her halimiz Allah’a kulluk, yapacak bir şey yok” der sıyrılırsınız. Tevhid dilinden bir amel çıkmaz. Amel çıkarabilmemiz için âyet ve hadislerde bir de kesret diliyle anlatım vardır, biz o iki dili birden anlayabilmeliyiz. Yalnızca birisini önemseyen tek kanatlı kuşa benzer. Kuş tek kanadıyla olduğu yerde döner durur. Uçan kuşa göre çok yorulur, etrafı tozutur. Onun sesi, tozu fazladır, yukarı çıkamadığı için tozu kaldırır, terler, yorulur ama mesafe alamaz. İki kanat birden lazım, kuş iki kanatla uçar. Onun gibi, tevhid/ulûhiyet dili ve kesret dilinin ikisini birden anlayıp iki kanadı birden çırparak tek varlık, tek mânâ yapabilmek gerekir ki başarı sağlayabilelim. Tevhid dili ile yapılan tanımlardan amel çıkarmak için kesret diliyle olan âyet ve hadislere bakmak gerekir. O âyet ve hadisler “Ancak Allah’a kulluk edin” diyor. Biz de; “İyyâKE na’budu; yalnızca sana kulluk ederiz” diyoruz. Madem ki her yaratılan Allah’a kulluk ediyor, madem ki başka bir alternatif yok, öyleyse “Allah’a kulluk edin” daveti niye?

“Her kulun yaptığı kulluk neyse onun hükmünü veren Allah’tır. Ancak onlar içerisinden razı olduğu haller vardır. Allah’ın razı olduğu hayat tarzını yaşamaya “Allah’a kulluk yapmak” denir.”

Öyle bir düşünce ve öyle bir hayat tarzı var ki Allah ondan hoşnut. “Allah’a kulluk edin” daveti o hayat tarzı içindir. Hepsinin emrini, hükmünü veren Allah’tır, hepsini dileyen Allah’tır. Allah dilemeden kul olamaz ve kimse bir şey yapamaz ama o emirlerin içerisinde hoşnut oldukları, razı oldukları vardır. Bir benzetme yapacağım, lütfen yalnızca mânâları alalım, benzetmelerin kendisini almak şirk oluşturur. Yavrusunu terbiye etmeye çalışan anne baba bazen yavrusuna hafif dokunuyor olabilir ama bundan razı değildir, hiç bir anne baba haz alarak bunu yapmaz. Ama yapan anne babadır, kararı veren onlardır. Çocuğuma şöyle bir yasak veya şöyle bir ceza uygulamalıyım ki daha iyi düşünsün diye kararlar alabilirler. Ama bundan hoşnut değildirler. Zevkle, hazla yaparlarsa zaten şüphelenirsiniz, olmaz. Buradan çıkardığımız mânâ ile bakacak olursak, her kulun yaptığı kulluk neyse onun hükmünü veren Allah’tır. Ancak onlar içerisinden razı olduğu haller vardır. Allah’ın razı olduğu hayat tarzını yaşamaya “Allah’a kulluk yapmak” denir. Aksi halde herkes zaten kaçınılmaz olarak Allah’a kulluk yapıyor, çünkü hepsi Allah’ın kulu. Ama Allah razı olduğu kulluk karşılığında cenneti vaad etmiştir.

Meryem Sûresi 93. âyetteki “Semâvatta ve arzda kim varsa, Rahmân’a ancak kul olarak gelir” ifadesini bir yanıyla anlamaya çalışalım. Mânâları basamak basamaktır, biz şimdi lâzım olan mânâlarla bir kompozisyon yapmaya çalışalım. Kulların yaratılması Allah’ın Rahmâniyetiyledir, merhametiyledir. Ve sonra kullar için verilen mühlet bitince Rablerine kavuşurken onları karşılayan yine Allah’ın Rahmâniyetidir. İnsanlar için müthiş bir hediye, müthiş bir lütuf. Bunu anlayabilmek için yine bir örnek verelim ama hep söylediğim gibi mânâyı anladıktan sonra örneği silelim, aksi halde şirk oluşturabilir. Elinden hiç silâhını bırakmayan bir komutanın var ve o bir gün seni evine davet etti. Onu hep elinde silâhıyla, o komutanlık göreviyle görmüşsün, evine gidiyorsun ama çekinerek. Gittin, kapıyı açtı ki sivil kıyafetle ve güler yüzlü, sevinmez misin? Aynı kişi ama kıyafeti değişti. Onu o kıyafetle, elinde silâhı yok gördüğünüzde bir memnuniyet duyarsınız. Bizde bu mânâ kalsın. Allah kullarını merhametiyle yaratmış, onlara yaşayacakları bir mühlet vermiş, sonra onları karşılarken hangi tip insan olursa olsun, inanan inanmayan, hangi hayat tarzını yaşarsa yaşasın onları yine merhamet haliyle karşılar, Rahmân olarak karşılar. Fark ettiniz mi? Umudumuzu yüksek tutalım diye onu bize çok kuvvetli hissettirir. Der ki; rahmetim gazabımı aşmıştır, taşmıştır. Âyetten öğreniyoruz ki merhametiyle yarattığı kullarını karşılayan yine Allah’ın merhametidir, Rahmâniyetidir. Yaşarken Allah’ın kula olan bu merhametini kulun tam anlayamaması, çok az fark etmesi de Allah’ın merhametindendir. Çünkü bu merhameti fark etsek hücrelerimiz bir arada duramaz. O kadar hoşnut olur, o kadar gevşer, o kadar parçalanacak gibi olur ki, hücrelerimizi bir arada tutamayız. Kuluna vücudun dayanamayacağı bir şefkati ve merhameti var. Onu hissettiğiniz o sevinci, o mutluluğu düşünün. Dayanamayacağımız bir şefkat ve merhamet. Çünkü kendi yarattı, O’nun kulu.

Yine hayattan bir örnek verelim, mânâyı alıp örneği silelim. Bir arkadaşın var, çok seviyorsun, onun seni sevip sevmediğini bilmiyorsun. Sevmesini çok istiyorsun. Çok duygusal bir anında seni çok sevdiğini söyledi. Bir anda sesin gider, bacakların titrer, gözün yaşarır, ne yapacağını şaşırırsın, çünkü vücudun o cümleye dayanamaz. Bunu sonsuzla çarpın, Allah’ın sevgisini hissetmenin, bilmenin, anlamanın bize nasıl tesir edeceğini biraz anlamış olursunuz. Sevgisini fark etmeyişimizi oluşturması bile bize olan büyük merhametinden. Ehlullah’ın bir tanımından da örnek vereyim. Allah bir emir buyurduğu zaman onu normal bir kulun dinleyebilmesi mümkün değil imiş, dayanamaz imiş. Onu ancak Rasûlullah (SAV) Efendimiz dinleyebilir imiş, maneviyatta. Düşünün, onu yaşayabilmemiz için merhametiyle çeşitli basamaklardan geçiriyor. O basamaklardan sonra anlayabileceğimiz ve vücudumuzun kaldırabileceği bir enerji seviyesine gelince onu biliyoruz. Rasûlullah’a vahyin geldiği zamanları okumuşsunuzdur. Efendimiz (SAV) in söylediklerini yazarken Vahiy Kâtiplerinin kollarının çok ağrıdığını, eğer vahiy Efendimiz (SAV) devedeyken gelirse devenin dayanamayıp çöktüğünü, Efendimiz’e vahiy gelmeden önce vücudundan onu anladıklarını, gören sahabeler anlatır. Şu an da Efendimiz (SAV) bir emri ilettiğinde normal maneviyattaki zatların dinleyemediği, ancak onu Gavs-ı Âzam’ın dinleyebileceği söylenir, Ehlullah öyle anlatır.

Konumuza dönelim. “Semâvatta ve arzda her ne varsa Rahmân’a kul olarak gelir.” Rahmân ismi bizim için Tâ-Hâ 5. âyetin de hatırlatıcısıdır; “Rahmân arşa istiva etti.” Bu âyet üstünde durulması gereken çok ayrı bir mecradır. “Arşa istiva etmesi” tanımından çıkaracağımız anlam arştan Rahmâniyetiyle bizi yönettiğidir. Allah’ın Rahmân yanıyla, merhametiyle yönettiği bizi kaplayan arş, yönetildiğimiz soyut sınırdır, orayı Allah’ın Rahmâniyeti kaplamıştır, Allah Rahmâniyetiyle orayı kaplamıştır. Arşı Rabb’ın istiva ettiğini, Allah’ın istiva ettiğini beyan eden ayetler de vardır. Ama Tâ-Hâ suresinden öğreniyoruz ki, Rahmanın arşı istivası ile anlatılan esas olay orada Allah’ın Rahmâniyetiyle muamelenin var olduğudur.

“Kul olmak mecburiyettir, çünkü seni Allah yarattı, sen Allah’ın kulusun. Allah’a kulluk yapmak ise insanın tercihi ile ilgilidir.”

Bütün bunlardan sonra yine söyleyecek olursak, kul olmak bizim için bir mecburiyettir, başka bir alternatif yok. Tüm yaratılanlar kuldur. Ama Allah’a kulluk etmek tercihle ilgilidir. Kesret diliyle böyledir. Tevhid diliyle, bütün kullar zaten Allah’a kulluk ederler. Kulluk etmenin tercihle ilgili olduğunu kesret diliyle söylüyoruz. Ama bu ikisi birbirine zıt cümleler değildir. Başarabilmek için ikisini birden anlamak, ikisini tek yapmak gerekir. Kul olmak mecburiyettir, çünkü seni Allah yarattı, sen Allah’ın kulusun. Allah’a kulluk yapmak ise insanın tercihi ile ilgilidir. Kesret diliyle ifade böyledir. Bu yüzden âyetlerde “Allah’a kulluk yapın” denir. Bir tercihi olduğu için ona yön gösterilir, şuradan git, dileyen Rabbine yönelir denir. İnsanın bir tercihi bulunduğu için Allah’a kulluk yapmakla ilgili âyetler kesret dilindedir. Tevhid dilinde öyle bir şey yok.

Allah’ın kulu olduğunun bilincinde olmak Âmentü Billâhi îmanı kapsamında olup yönelişin temelini oluşturur. Bu yüzden kul olmak Allah’a yönelirken düşünebileceğiniz bir hâldir. Bir insana döndüğünüz zaman, insanlarla ilişkileriniz kulluk görevi içine girer. Allah’a yöneldiğinde kulsun, Allah’ın kulusun ve “Allahım beni yaratan sensin, Rabbim sensin” diye Âmentü Billâhi îmanı kapsamında yöneliyorsun. Bu imanla yönelmek şarttır. Bu durumda Âmentü Billâhi kapsamında îman nedir? Allah’ın dışı var sanmamaktır, dışı var zannıyla, dûniHİ algıyla müstakilen var ve muhtar şeyler üretmemektir, Allah’ın dışı var ve sen oradasın sanmamaktır. Allah’a böyle yönelmek kul olma bilincidir ki yönelişin temelini oluşturur. Çünkü yönelişinde, dûniHİ olmaksızın, Âmentü Billâhi kapsamında “Allahım beni sen yarattın” diyorsun. Kul olmak yani kulluk bilinci yöneliştir. Allah’a kulluk yapmak ise salih amel olup ilişkilerin temelini oluşturur. Allah’a kul olmak mecburiyettir ama Allah’a kulluk yapmak tercihle ilgilidir.

Aslında Allah’a kul olmak ve Allah’a kulluk yapmak ayrı şeyler olmayıp tek bir şeydir, dünyada cümlesini kuramayacağınız tek bir mânâdır. O tek cümle ancak cennet dilinde kurulabilir. Bu mânâ dünyadaki hiçbir dilde tekbir cümleyle ifade edilemez, kesret diliyle tek cümlede söylenemez. Onu tek mânâ yapabiliriz ama tek cümleye çeviremeyiz. Çünkü burası cennet değil, burada Allah’a küfür söz konusu, o dil burada olmaz, o mânâyı kesret diliyle tarif edemeyiz. Ama zihnimizde mânâ yapabiliriz, çünkü zihnimizin hâli ayrıdır. Zihnimizde Kendinde Kendine Göre Var olan bu dünyadan değildir. Ama Birbirimize Göre Var olan bu dünyadandır.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından