Doğru îman eden ve o îmanına uygun amel yapanlara korku ve mahzunluk yoktur!

ankebut_49

“Bilâkis o (Kur’ân), kendilerine ilim verilmiş olanların sadırlarında apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak zâlimler bile bile inkâr eder.” (Ankebut-49)

“Kendilerine ilim verilmiş olan tanımı için başlangıç çizgisi budur: Kendisine ilim verilen kişi “Allah’tan başka müstakilen VAR ve muhtar varlık yoktur” diyen ve buna şâhit olan kişidir”

Kendilerine ilim verilenleri öğrenirsek âyeti anlamak daha kolaylaşacaktır. Kendilerine ilim verilmiş olan tanımı için başlangıç çizgisi budur: Kendisine ilim verilen kişi “Allah’tan başka müstakilen VAR ve muhtar varlık yoktur” diyen ve buna şâhit olan kişidir, ilim verilmişlik sınırı buradan başlar: Allah’tan başka müstakilen VAR ve muhtar bir varlık yoktur, ancak Allah müstakilen VAR ve muhtardır. Allah’ın dışı kavramı yoktur. Dışı olmadığı için, müstakilen VAR ve muhtar varlıklar yoktur. Böyle inandığı ve buna şehâdeti ilerlediği zaman o kişi Allah’ın ilim verdiği kişidir. Allah’ın ilim vermesinin özelliği budur.

Dünyanın önemli kabul ettiği bilim adamları var. Örneğin Stephen Hawking günümüzde önemli bir bilim adamı. Açıkladığı astronomik gök hareketleri ve astronomik cisimler var, onları, özelliklerini sayıyor. O açıkladığı şeylerin hepsi yok olmayacak mı? Kıyâmetle birlikte hepsi alt üst olacak. Yok olacak bir şeyi ezberle dur, ne olur ki? İncelemeyelim demiyorum, en önemli bilim adamı dediğinizin yaptığı yatırımı söylüyorum, yok olacak bir şeye yatırım yapıyor. Siz onu dünyanın en önemli adamı ilan edin, sonuçta dünya yok olacak, o da yok olacak yerde birisi. Bedenimiz yok olacak, bunu görüyoruz. Gözle gördüğümüz en önemli gerçek ölenlerin bedenlerinin çürümesidir, buna rağmen en fazla yatırımı ona yapıyoruz. Bâki yaşayacak olana değil de yok olacak olana! Ama birisi Allah’tan îmanla ilgili ilim almışsa, o yok olmayacak bir bilgidir, o kişi o ilimle doğru inanmaya başlar. Allah’ın ilim verdiği kişi Allah’a doğru inanmaya başlayandır. Efendimiz(SAV)’in açıkladığı şekilde Allah’a inanmaya başlayan Allah’ın ilim verdikleri sınıfına girer. Stephen Hawking’le ilgili konuyu tamamlayayım. Adam öyle şaşkınlıklar yaşıyor ki, bir türlü karar veremiyor. Halbuki bilimsel çalışmalarında hep kararlı gidiyor. Ama tanrı dediği şeyle ilgili bir türlü karar veremiyor. Bir bakıyorsunuz inandı, sonra bakıyorsunuz vazgeçti, daha sonra yine inandı. Her işini böyle yapsa kimse ona bilim adamı demez. Hangi işini böyle uyduruk yapıyorsun? Bunu da yaptığın diğer işin prensipleriyle yapsana, bir de öyle baksana.

Allah’ın ilim verdikleri Allah’a doğru inananlardır, ilim verilmesinin özelliği budur. Kendilerine ilim verilenlerde Kur’ân öyle bir şeydir ki, onların sadırlarından âyetler dışarı çıkar. Çünkü onlar Kur’ân’ı okuyunca onunla hallenirler. Öyle hallenirler ki vücutlarının kimyası Kur’ân’da anlatılanla etkilenir. Kur’ân Kimyası diye bir şey vardır, o kimyayı ancak Kur’ân canlandırır. Onların vücut kimyaları Kur’ân kimyasına öyle döner ki Kur’ân kimyası onların sadrında hislere dönüşür. Hisler vücutta fiillere, hareketlere dönüşür ve siz o kişinin bedeninden onu görür hissedersiniz. İşte Takvâ Elbisesi bir de böyledir. Takvâ Elbisesi’nin esas özelliğini, onun temelindeki özelliği anlayabilmek için şu hadisleri okuyalım inşâAllah.

İbni Ömer radıyallahu anhum anlatıyor. Rasûlullah (SAV) Efendimiz buyurdular ki; “Kim elbisesini kibir ve gururla yerde sürürse, Kıyâmet Günü Allah ona rahmet nazarıyla bakmaz.” (Hadis)

Elbisesini kibir ve gururla yerde sürüyene Allah kıyâmet günü merhamet gözüyle bakmaz, yani merhametle bakmaz, Allah muhafaza etsin. Orada iki bakış var; merhametli bakış, gazaplı bakış. Merhametle bakmazsa gazabı kalır, Allah muhafaza etsin. Bunu duyunca Hz. Ebubekir radıyallahu anh efendimiz diyor ki, “Ya, Rasûlallah! Îzârım/elbisem salık olduğu zaman eğer dikkat etmezsem yerde sürünüyor.” Demek ki, biraz uzunmuş. Normal îzâr dize kadar olur ama o biraz uzun ki yere sürünüyor. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki, “Sen bunu kibirle yapanlardan değilsin.” (Hadis)

Hadiste müthiş bir ders var. Bu hadis yarım yamalak okunursa ve işin esası fark edilmezse, elbisenin yerde sürünmesi yasaktır sonucu çıkarılabilir. Yasaklanmış Giysiler başlığı altında görebilirsiniz, elbisenin yerde sürünmesini Efendimiz (SAV) yasaklamıştır deyip bu hadisleri koyarlar. Hz. Ebubekir radıyallahu anh diyor ki; dikkat etmezsem elbisem yerde sürünüyor. Efendimiz (SAV) ona; “Senin bu yaptığın kibirle yapanlarınki gibi değil, sen bunu kibirden yapmıyorsun” diyor. Konuyu izah edeceğiz ama hadisi tamamlayalım. Ümmü Seleme atılıyor, o zaman kadınlar zeyllerini/üstlerindeki örtülerini ne yapacak? Efendimiz (SAV) buyuruyor ki; “Bir karış salsınlar, bir karış.” Ümmü Seleme, “Bu takdirde kıpırdayınca ayakları açılır, ya Rasûlallah” deyince, Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Öyleyse bir zirâ salsınlar, ama daha da artırmasınlar.” (Hadis)

Bu hadisteki iki şeyden birisi şu ki, yasaklanan şey elbisenin uzun olması değil. Dikkat ederseniz, Ümmü Seleme elbisenin kadınlarda zaten uzun olduğunu söylüyor. “Zaten uzun, onlar bu durumda ne yapacak, hangi sınıfa girecekler?” diye soruyor. Hadisin bu kısmı elbisenin boyuyla ilgili bir ayar taşıyor. Hz. Ebubekir radıyallahu anh’le ilgili kısımda ise kibirle ilgili ayar var.

Elbisenin yerde sürünmesi günümüzde de var mı? Var. Gelin elbiseleri öyle değil mi? Kralların, padişahların kaftanları yerlerde sürünmüyor muydu? Rütbelere göre en fazla padişahınki, sonra vezirinki, sonra diğerlerininki sürünüyor. Çeşitli elbiseler çeşitli yerlerde sunulurken arkalarındaki kuyruklar yok mu? Demek ki, günümüzde de var. Ama yasak olan yerde sürünmesi değil. Kibir ve gurur. Bu öyle önemli ki, âyet ve hadisler hep onun üzerine. Biz de hep o kibri anlatıyoruz. Şimdi bununla ilgili şu sorgulamayı yapalım.

“Efendimiz (SAV) in ilk yıllarını, özellikle ilk beş yılını düşündüğümüzde daha bir hukuk oluşmamış, yeni başlıyorlar. Henüz sahabelerin ve bugün hayatları anlatılan önemli zatların hayatları yaşanmış değil. Peki, Efendimiz onlara ne anlattı?”

Günümüzde çeşitli dînî anlatımlar dinliyoruz. Elhamdülillahi rabbil âlemiyn, Rabbim güzelleştirsin ve çoğaltsın. Bu dînî anlatımlar genellikle sahabelerin ve mübarek zatların hayatlarına ait menkıbelerdir. Örnek almamız gereken hayatlar olduğu için bunların çoğalmasını arzu ederim. O anlatımların bir kısmı menkıbe, bir kısmı da ilmihaldir, yani muamelata ait hukuki konulardır. Neredeyse tamamı bunlardan oluşuyor. Efendimiz (SAV) in ilk yıllarını, özellikle ilk beş yılını düşündüğümüzde daha bir hukuk oluşmamış, yeni başlıyorlar. Henüz sahabelerin ve bugün hayatları anlatılan önemli zatların hayatları yaşanmış değil. Peki, Efendimiz onlara ne anlattı? Lütfen soruya dikkat edin ve günümüzde anlatılana bir de böyle bakın. Eğer İslâm yalnızca günümüzde anlatılanlarsa, Efendimiz (SAV)’in ilk beş yılında bu konular yoktu. O dönemde henüz menkıbe ve hukuk oluşmadığına, ilmihal tamamlanmadığına göre konuşulan şey neydi? Efendimiz (SAV) İslâm adına onlara ne anlattı? Efendimiz onlara Billâhi îmanı ve dûniHİ algıyı anlattı. Yani Lâ ilâhe İllallah Kelime-i Tevhidi’ni anlattı. Öyleyse, Efendimiz (SAV) in işe başlarken anlattıkları bugün neredeyse hiç anlatılmıyor. Hep sonraki şeyler konuşuluyor. Fark ettiniz mi? İşte bu yüzden işin esası fark edilemiyor. Bizim bu paylaştıklarımız, işte o zamanlara düşen şeyler, elhamdülillah.

“Müstakilen varım ve muhtarım” duygusunu kullanmak ve göstermek için elbiseyi araç yapıyorsan o yasak. Hangi elbise olursa olsun, İslami tarif edilen elbiseler de böyle giyilirse aynıdır, çünkü yasak olan bu duygudur.”

Efendimiz (SAV) Hz. Ebubekir radıyallahu anh’e “Senin elbisenin yere sürünüyor olması kibirden değil, sen elbiseni böyle bir şey için araç yapmıyorsun” diyor. Çünkü onu tanıyor. O dönemde demek ki bir başkası, “Müstakilen varım ve muhtarım”ın rozeti ve göstergesi olarak, rütbesinin, parasının pulunun işareti olarak elbisesini yerde sürüyor. Yasaklanan bu duygu. O duyguyu temsilen elbiseyi kullanman yasak. “Müstakilen varım ve muhtarım” duygusunu kullanmak ve göstermek için elbiseyi araç yapıyorsan o yasak. Hangi elbise olursa olsun, İslami tarif edilen elbiseler de böyle giyilirse aynıdır, çünkü yasak olan bu duygudur.

Hz. Ebu Hureyre naklediyor: Yakışıklı bir adam Rasûlullah’a gelerek “Ben güzelliği seviyorum. Gördüğünüz gibi bana güzellik de verilmiş. Kimsenin beni ayakkabı bağı bile olsa bu hususta geçmesinden hoşlanmıyorum. Ya Rasûlallah, bu halim haram olan kibre -sizin yasakladığınız o duyguya- girer mi?” Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Hâyır,senin yaptığın girmez. Kibir Hakkı iptal, halkı tahkirdir.” (Hadis)

Demek ki, yasak olan güzel giyinmek, güzel görünmek değil. Kişi soruyor; benim güzel görünmeye çalışmam, temiz görünmeye çalışmam, uyumlu olmaya çalışmam, bununla da ilgili sanki yarışıyor gibi olmam senin yasakladığın o duyguya girer mi Ya Rasûlallah? Efendimiz (SAV) “Hâyır, senin yaptığın kibre girmez” deyip kibri tarif ediyor: Kibir Hakk’ı iptal ve halkı tahkirdir. O Hakk teâlâyı iptal etmektir, yani Allah’ı yok saymaktır. Allah’ı yok saymak vasıflarını yok saymaktır, “Allah yok” demek değildir. Allah’ın Ehad ve Samed oluşunu yok saymaktır, o vasıflara uygun davranmamaktır. Halkı tahkir ise Allah’ın emrini beğenmemektir, yaratılmışları küçümsemektir, kıyas yapmaktır, kendini farklı ve üstün görmektir. Allah’ın emrini beğenmemek kendi müstakilliğini kutsamaktır. Yaşarken bunu yapıyor olabilir miyiz acaba? Dikkat edin, Allah muhafaza etsin. İbadet yalnızca namaz, oruç isimleriyle olmaz. Yirmi dört saatimizin her anı paylaştıklarımıza uygun olmalıdır. Takvâ elbisesi biraz anlaşılıyor mu?

Bakara Suresi 21. âyet bize; Rabbinize kulluk ederseniz belki takvâ sahibi olur ve korunursunuz diyordu. Dünyada yaşarken korunmanın ve “korunursunuz”un çok farkında değiliz. Çünkü korunacağımız şeyin farkında değiliz, Allah bizi neden koruyor? Korunduğumuz şeyin korkunçluğunu bir kavrayabilsek ah, neden korunduğumuzu o zaman anlarız. Korunan ne demek, Allah’ın koruması ne demek, onun kıymeti ne demek o zaman fark ederiz. Ama yaşadığımız dünya hayatının gereği bu kolay görebileceğimiz bir şey değil. Bu âyette Allah’ın koruması anlatılıyor, bir de müttaki vardır, kendini dünyada yanlışlardan koruyan vardır. İşte o kendini koruyanlara bu âyette Allah diyor ki; Ben sizi korurum, sizin anlamadığınız, bilmediğiniz yerler var, orada ben sizi korurum, korunursunuz.

zumer_61

“Allah takvâ sahiplerini kendi başarılarından ötürü kurtarır, onlara kötülük dokunmaz, onlar mahzun da olmazlar.” (Zümer-61)

Takvâ elbisesiyle gelen ikram açıklanıyor: Eğer kişi kulluk ederse, Rabbine kulluk etmeyi seçerse takvâ sahibi olur ve korunur. Bu âyet onlara sesleniyor: Allah takvâ elbisesi giyenleri bu başarılarından dolayı korur, bu elbiseyi giydikleri için onlara kötülük dokunmaz. O öyle bir elbise ki onlar mahzun da olmazlar. Bir fikir yürütmesi yapalım; Allah kimleri koruyor? Takvâ sahiplerini. Nasıl takvâ sahibi olunuyor? Allah’a kulluk ederek.

Onlara kötülük dokunmaması şudur: Sistem çalışırken Allah onları korur. Dünya hayatı, kıyâmet, diriliş, hesap günü sistemleri çalışırken mecburi yürüyen bu sistemin öyle bir manzarası var ki, öyle bir manzara oluşuyor ki, o manzaranın hâlinden Allah sizi korur. Mecbursunuz, o manzaranın, o fotoğrafın içinde bulunmak zorundasınız. İşte o fotoğrafın korkunçluğundan, o fotoğrafın tesirinden, o fotoğrafın size yapacaklarından Allah sizi korur. Size kötülük dokunmaz dedikleri, sistemin zararlarından ve manzaranın korkunçluğundan korunur.

zuhruf_68

“Ey, kullarım! Bugün size bir korku yoktur. Siz mahzun olmazsınız da.” (Zuhrûf-68)

enbiya_103

“O en büyük korku (ölüm) onları mahzun etmez ve melekler onları (şöyle) karşılarlar: “İşte bu, va’dolunduğunuz sizin gününüzdür.” (Enbiyâ-103)

Anlıyoruz ki, bir korku ve mahzunluğun olmaması için olmazsa olmaz şart Allah’a kulluk etmektir. Bu önemi hep vurguluyoruz ama o iş nasıl olacak?

Efendimiz (SAV) buyuruyor ki, “Allah’tan içinizde en fazla ben korkarım. Çünkü O’nu en fazla tanıyan benim. Allah’ı ne kadar tanırsanız o kadar korkarsınız.”

“Onlara bir korku ve mahzunluk yoktur.” Bakara; 38, 112, 262, En’am-48, Yûnus; 62, 63, Ahkâf-13 gibi âyetlerde Allah’a kulluk etmek vurgulandıktan sonra “İşte böyle kulluk edenlere korku ve mahzunluk yoktur” denir. “Korku ve mahzunluk yoktur” hâli Veli’ye has sanılmamalıdır. Aslında Veli derken kastedileni de tanımlamak lazım. Çünkü Allah’ın velisinin tarifi yoktur. Biz tarif ediyoruz, Nefs-i Mutmaine diye bir sınır koyuyoruz, oradan itibaren Veliyullah diyoruz ama yalnızca o kişi için korku ve mahzunluk yoktur gibi bir anlayış çok doğru olmaz. “Korku ve mahzunluk yoktur” hali yalnızca onlara değildir. Bir de bu tarifi şöyle yanlış anlayanlar vardır; tasavvufla uğraşırken general tanrı noktasına gelmiş olanlar kendilerinden korkunun silindiğini söylerler, Allah korkusunu bile silinmesi gereken bir korku zannederler, böyle açıklamalar yaparlar. Birisini Allah’tan korkuyor görse “Sen henüz olmamışsın, sende korku ve mahzunluk var” diye uyarırlar. Dikkat edin, korku ve mahzunluğun kalkması Allah’a karşı değildir, Allah’tan korkmayacaksınız demek değildir. Efendimiz (SAV) buyuruyor ki, “Allah’tan içinizde en fazla ben korkarım. Çünkü O’nu en fazla tanıyan benim. Allah’ı ne kadar tanırsanız o kadar korkarsınız.” Diğer türlü düşünenlere göre Efendimiz hiç olmamış demektir. Olur mu hiç! Korku ve mahzunluğun kalkması, sistemin oluşturduğu manzaranın verdiği korkuların kalkmasıdır. Âyetlerden öğreniyoruz, korku ve mahzunluk bir mü’minden öyle kalkar ki, dirilişte/ba’s oluşta yüzü pırıl pırıl ve gülerek gider. Mü’min öyle iken, yalanlayanlar dehşet içerisinde, kafalarından yürür vaziyette, yerde sürünür olarak, yüzleri mosmor olmuş, göğüsleri korkudan katran gibi kararmış halde olacaklar. Ve bu uzun bir hayat. Ba’s ile başlayan süreci öyle bir iki saniyelik bir şey düşünmeyin. Yıllarca sürecek uzun bir hayat. O bir hayat tarzı. Çok sonra hesap günü var. O hesap günü konuşma sırasında mü’minlere “Niye siz böyle rahatsınız?” dediklerinde, “Biz bunları dünyada duyduk, ona göre de yaşadık, bu günleri biliyorduk, şimdi bizim günümüz. Siz bize dünyada gülüp durdunuz, işkence yapıp durdunuz, alay edip durdunuz, çiğneyip durdunuz. Biz bu günü bekliyorduk. Bugün hesap ve hesaplaşma günü, kasaya gideceğiz” diyecekler.

“Korku ve mahzunluk yoktur” denilen haldeki kişi mü’mindir. O hali veli ile sınırlamayın. Korku ve mahzunluğun kalkması esas ahiret için olsa da dünyada da geçerlidir. Ama korku ve mahzunluğun kalktığını biz dünyada çok fark edemeyiz. Fark etmediğimiz için o hali görmediğimiz, bilmediğimiz velilere veririz. Görmüyoruz ya. Biz zaten anlamadığımız cümleleri, görmediğimiz insanları, uydurduğumuz karakterleri severiz. Ama boş işler.

“Korku ve mahzunluğun olmayışı hâli yalnızca velilere ait olmayıp bütün mü’minleri kapsar. O hal “Âmenû Billâhi ve amilus sâlihâti” kapsamında olanlar içindir, doğru îman eden ve o îmanına uygun amel yapanlar içindir.”

İnsan korunduğunu, korku ve mahzunluğun kalktığını bu dünyada nasıl anlar? Yanlış bir kimsenin hayatla ilgili korku ve kaygılarıyla kendimizi kıyasladığımızda onu fark ederiz. Görürsünüz ki siz onun korktuğu şeylerden korkmuyorsunuz. O nelerle meşgul, siz neyle meşgulsünüz. Demek ki sizden de korku bir yönüyle kalkmış, bu dünyadayken kalkmış. Ama korku ve mahzunluğun kalkışı asıl ahirette çok net fark edilir. Çünkü orada geçerli tek şey Kur’ân ve Îman’dır. Bunlarla korunduğunu o gün insan çok açık görür, o gün çok net görürsünüz. Çünkü korunmayanları gördünüz. Korunmayanlardan olmadığınızı görünce nasıl korunduğunuzu bilfiil anlarsınız.

Korku ve mahzunluğun olmayışı hâli yalnızca velilere ait olmayıp bütün mü’minleri kapsar. O hal “Âmenû Billâhi ve amilus sâlihâti” kapsamında olanlar içindir, doğru îman eden ve o îmanına uygun amel yapanlar içindir.

Bunun esas fark edilişi hesap günüdür.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Talibin başlangıç çizgisi” kitapçığından