Tâlibin Kur’an’daki anlamıyla “BİZ” seslenişi

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم

“Hanîf gözlüğüyle bakmazsanız Kur’ân’ı anlamanız mümkün olmaz. Kur’ân’a, hadislere, sisteme, yani İslâm’a hanîf idrakla yaklaşacaksınız.”

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” derken çoğul fiil kullanıldığına dikkat edin; “Sadece sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz.” Buradaki çoğul hali biraz tezekkür edelim. Duâ ederken kişi “Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dilerim” diyebilir. Duâda genellikle tekil cümleler kullanırız. Âyette çoğul kullanılmış; biz kulluk ederiz, biz yardım dileriz. BİZ Kur’ân-ı Kerim’de çok geçer; biz yarattık, biz yaptık, biz verdik… Kaynaklara baktığımızda “BİZ”in çok kavranılamadığını görürüz. Neden? Rütbeler çok yüksek gibi de olsa Lâ ilâhe İllallah Kelime-i Tevhidi anlaşılamadığı için Kelime-i Tevhid’in kuryeliği yapılıyor, kişi sırtında ne taşıdığını bilmiyor, mânâlar çok fazla fark edilemiyor. Ama önemli bir şey taşıyor. Sırtındaki önemli olduğu için kişi de önemli. Ama kurye. Oysa La ilâhe İllallah Kelime-i Tevhidi’nin  mânâsını biraz fark etse Kur’ân’ı ve hadisleri anlamaya hemen başlayacak. Onları anlamak için bir rütbe gerekmiyor. Kur’ân, yüksek tahsil yapmış kişilerin anlayacağı, sıradan kişilerin anlayamayacağı bir şey kesinlikle değildir. Onu en sıradan kabul edeceğiniz kişi okuduğunda anlar. Önemli olan doğru gözlükle okumaktır. Rum Sûresi 30. âyet, ona hanif olarak yaklaşmamızı önerir. Hanîf gözlüğüyle bakmazsanız Kur’ân’ı anlamanız mümkün olmaz. Kur’ân’a, hadislere, sisteme, yani İslâm’a hanîf idrakla yaklaşacaksınız.

“Cemaat yan yana gelen insanlar demek değildir.”

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”deki çoğul kullanıma en zâhir noktadan başlayarak bakalım. “BİZ” deyince müslümanın aklına cemaat gelir. Cemaati tarif edeceğimizde “İmam efendinin arkasında saf tuttuk, cemaat olduk” deriz. Cemaat halimizi düşünerek “Biz salât ikâme ettik” deriz. Biz yani cemaat.

İslâmiyet’in bir mânâsı teslimiyettir. Bunu Bakara Sûresi 208. âyetten öğreniyoruz: “Silm’e girin, yani sevgi ve barışa teslim olun.” Bu elbette Allah’ın sunduğu barışa teslimiyettir, insanların uydurduğu menfaatler üzerine kurulu barış sistemine değil. Allah’ın sunduğu, teslim olduğunuz o barış sisteminin ismidir İslâm. Ona teslim olduğunuzda siz müslim olursunuz. Teslim olmayı en üst seviyelerde yaşayabileceğiniz hal, en azından o havuzda bulunabileceğiniz hal cemaat hâlidir. Konu ilerledikçe, cemaatin mânâsı kendiliğinden çıkacak ama şu bilinmelidir: Cemaat yan yana gelen insanlar demek değildir.

Teslimiyetin yaşanması gerekiyor. Onun en üst noktalarda yaşanması sevabının elde edilebilmesi cemaatle çok ilişkilidir. Cemaatin en uç noktaları Efendimiz (SAV) in savaşlarında yaşanmıştır. O savaşlar mü’minler için öyle bir cemaat ve öyle bir teslimiyettir ki oradaki hallerin her biri bir nefs mertebesinin bir anda oluştuğu hallerdir. İnsanın bir ömür ulaşıp elde etmekte zorlanacağı nefs hareketlerinden bir kıpırdamayı kişi daha “Ben Rasûlullah (SAV) ile birlikte savaşa gideceğim” derken yaşamaktadır, o teslimiyetle o savaşın içerisinde bir anda o hâle girmektedir. O savaşta şehid olmanın mânâları farklıdır, gâzi olmanın mânâları farklıdır, hamlelerin mânâları farklıdır. Hamle deyince, onların hamleyle nasıl iç içe olduklarını Hz. Ali radıyallahu anh efendimizin savaştaki şu hâlinden biraz anlarız. Hepimizin bildiği çok da hoşumuza giden bir kıssa. Karşısındaki müşriğe hücûm ettiğinde müşrik ona hakâret edip tükürünce Hz. Ali efendimiz kılıcını geri çekiyor. Çünkü bir anda içinde bulunduğu hâlin değiştiğini fark etti. “Az önce seni Allah rızası için öldürecektim ama şimdi kızdım. Vurursam kendim için vurmuş olurum” deyip vazgeçiyor. Bu olayı fark eden kişi sonra İslâm’ı seçiyor. İşte savaşta böyle bir nefs mücadelesinin içerisindedirler. Cemaat farklı bir şey.

Cemaat öyle bir şey ki insanlarla beraber olmayı öğretir. Günümüz için söyleyelim, önemli bir rütbede olanla olmayanı omuz omuza getirir. Bir bakan salât ikâme edecektir, bir işçi ile yan yana dururlar. Dışarıda hiç yan yana göremezsiniz ama orada olur. Orada rütbe yoktur, zaten rütbenin kalkması gerekir. Aslında İmam efendi dönüp de “Saf olun, saflarınıza dikkat edin” dediğinde iki şeyi birden söyler: “Saflarınıza, hizalarınıza dikkat edin, şeklen tek bir kişi gibi durun.” Bu uyarı beden eğitimi dersinde öğretmenin “Aynı hizada durun” demesi gibi değil tabi. Safta “bir kişi”liğinizi bozmayacak şekilde yan yana durabilmek şeklen önemlidir. Birisi öne çıkarsa safta bir kişi gibi duramazsınız, onu görürsünüz. Bir de saftakileri mânen müstakil birer varlık görmemek gerekiyor, yani saflaşmak gerekiyor. Öyle görmezsen saf olmazsın. Bakliyati, kuruyemişi derken aşureye bir çok şey karıştırılır. Onların hepsi tek tektir, müstakildir. Saf olması için tek cins olması lazım. Mesela halis, saf zeytinyağı; içinde başka bir şey yok, bir şey karıştırmadık. Saf süt; içine su karışmadı. İmam efendi dönüp bize diyor ki, “Durduğunuz bu çizgide, bu sırada öyle saf olun ki tek tek kişiler bulunmasın.” Onlar zaten, ne rütbeleri, ne  isimleri, ne kendileri “Müstakilen VAR” varlıklar değiller. Bunu fark eden birisi çıkıp demiş ki; canlar, gelin bir olalım. Bu cümle, İmam efendinin “Saf olun” çağrısıyla aynı mânâdır. Cemaatin birliğidir, birliğine davettir. O zaman canlar kalmaz, hepsi birden “can” olur, yan yana gelirler “cem” olur, “cemaat” olur. İşte BİZ böyle bir şeydir.

“BİZ” kelimesini anlayan kurtuluş dallarından birini daha yakalamış olur. Kur’ân’ın neye “BİZ” dediğini anlamak için hayattan zâhiri mânâda bir örnek verelim. Başarılı oyun çıkarmış bir basketbol takımı oyuncusuna karşılaşma sonrası görüşü sorulduğunda “İyi oynadık” der. Belki en fazla sayıyı o yapmıştır, yine de “İyi oynadım” demez, “İyi oynadık” der, işin bir takım oyunu olduğunu bilir. “Takım oyunu oynarsanız kazanırsınız” kuralını unutmaz. Cemaat Hakk yolda bir takım oyunudur. Onu iyi başarabilmek lazım.

“Ferdî teslimiyet ne kadar yüksekse, fertler yan yana gelip cemaat oluşturduklarında cemaatteki takım teslimiyeti de o kadar yüksektir.”

Teslimiyet bir takım oyunudur ve şöyledir: Önce ferdî teslimiyetler vardır, kişi ferden Allah’a teslim olur. Bunun çok yüksek olması lazım. Ferdî teslimiyet ne kadar yüksekse, fertler yan yana gelip cemaat oluşturduklarında cemaatteki takım teslimiyeti de o kadar yüksektir. Hatta bazıları ferden öyle yüksek bir teslimiyet nuru toplar ki cemaatte bulunduğu zaman onun nurundan birçok kişi yararlanır, hepsi o nurda birleşir. Diğerlerinin nurlarıyla birleşeceği için, onun biriktirmiş olduğu yüksek teslimiyet nuru herkes için faydalı hale gelir. Bu yüzden ferdî teslimiyetler, yani evde yaptığımız ibâdetler, yaşarken hayat tarzımızla oluşturduğumuz haller, bütün onların sevap adına oluşturacakları nur ve Allah’a olan teslimiyet bizde öyle bir hale gelmeli ki bir mü’min kardeşimizle yan yana gelip bir cemaat oluşturduğumuzda takım teslimiyetinden hep beraber yararlanabilelim. Takım teslimiyeti sinerji etkilidir. Bu yüzden, iki mü’min yan yana geldiği zaman nurları katlanarak artar, nurlar birbirlerini tetikler. Narlar da öyledir, onlar da birbirini tetikler. Allah muhafaza etsin. O gün meyhaneye gitmeyi düşünmemiş bir yanlış adam, yolda bir arkadaşıyla karşılaşır. İki narın birbirini tetikleyip çoğaltmasıyla arkadaşı  “Gel şuraya bir uğrayalım” der, giderler, beraberce katlanmış nar yüklenirler. Aynı sinerji mü’min için de geçerlidir. Güzel nuru olan kişinin bir telâşı vardır, bir yerden hızlıca geçiyordur, bir mü’min arkadaşıyla karşılaşır. Tam o an ezan okunur, Arkadaşı; “İkindi salâtını ikâme edelim, öyle git” der, “Mü’min kardeşimin söylediği Rabbimin söylediğidir, beni onun ağzıyla uyardı” diye düşünür ve “Pekiyi” der. Onlar da nurların sinerji etkisiyle nur üstüne nur kazanırlar.

Ferdî teslimiyetler bir kişinin oyuna hazırlanırken tek başına antrenman yapması gibidir. Ferdî antrenman çok yapılıyorsa bir araya gelip cemaat olduklarında o antrenmanlar işe yarar, takım kazanır. Kişilerin ferdî antrenmanlarından bütün takım yararlanır. Peki, ferdî teslimiyet nasıl sağlanır? DûniHİ algıyla mümkün değil sağlanmaz. DûniHİ algı nar üretir, ne işle meşgul olursanız olun. O algıyla namaz kılıyorsunuz nar sayacınız o anda belki durur ama salât bitince tekrar çalışır. DûniHİ algıyla nur üretilemez. O algıyla sevap sayacı çalışmaz, nar sayacı çalışır. Bu yüzden dûniHİ algıyı çok önemseyin. “Aşağıların Aşağısı” kitapçığımız sırf bu algıyı âyetlerle öğretmek üzere paylaşılmıştır.

“BİZ” kelimesine zâhiren baktığımız zaman, hadisten öğreniyoruz ki salât Fâtiha’dır. Cemaat bu Fâtiha’yı okur, böylece en azından zâhiri mânâda “BİZ” der; “Sadece sana kulluk ediyoruz, sadece senden yardım istiyoruz.”

“Rabbim, ben sana erdiren yolu tutmaya talibim, sana teslim oldum.”

“BİZ” kelimesinde bir adım daha ilerleyelim: Ferdî teslimiyetlerin dayandığı yer aslında “Allahım sana teslimim” cümlesidir. Bunun ilhamını İnsan-29’dan alırız. Birçok âyet var ama temsilen İnsan-29 diyoruz. İnsan-29; “Dileyen Rabbine erdiren bir yol tutar” der. Demek ki insan dileyebilir. Âyet diyor ki, “Size Kur’ân’da anlatıldı, işte anlatılıyor, artık dileyen Rabbine erdiren bir yol tutar.” Bunu duyan kul ne diyor? “Rabbim, ben sana erdiren yolu tutmaya talibim, sana teslim oldum.” Dikkat edin “BEN” diyor. “BEN” demenin sakıncalı ve tehlikeli olmadığını, hatta Allah’ın lûtfettiği bir şeref olduğunu artık biliyoruz. Bunu uzakdoğu felsefeleri bilmez, çünkü onlar başka işlerle meşgûldür. Onların uğraşları İslâm’a karıştığı için kimi müslümanlar “BEN” demeyi yanlış ve tehlikeli zannediyor ve o zann üzerine bir çok anlatım bina ediyorlar. “BEN” demek Allah’ındır. Allah bize o şereften vermiştir, bir yetki ve izinle insan da “BEN” der. Allah adına, Allah’ın verdiği yetkiyle Halifetullah olarak “BEN” demek çok başka bir şey. Tehlikeli olan “Müstakilen BEN” demektir. DûniHİ algıyla müstakil bir kişi olarak “BEN” demek âsi olmaktır, Allah’ın verdiği  yetkiyle Allah’a hücum etmektir. Allah’a inanıyorsa bile böyledir. İnandığı Allah’a “Ben de varım, ben de müstakil bir varlığım” demek bir isyandır, onu söyleyen Âsi’dir.

“Yalnızca bir şirk vardır; “BEN” kelimesini “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir düşünceye, bir yaşantıya, bir iddiaya yapıştırmak. Öyle “BEN” diyen Allah’a ortak oluşturmuş olur.”

Kişi nefs mertebesinin hangi noktasında olursa olsun yaşarken “BEN” der, Allah’a dua ederken de “BEN” der. Ama bu bilinmeyince, yanlış anlatımlar yüzünden “BEN” demekten çekiniliyor. Nasıl bir ironi var, bakın. “BEN” deyişini bir arkadaşına anlatırken; “Bu BEN deyiş bana ait değil” diyebilirsin. Onu inandırabilirsin, iknâ da edebilirsin. Aynı şekilde bu cümleyi Allah’a söyle bakalım? O zaman iki Allah çıkar. Allah’a “Benim BEN deyişim Allahın BEN deyişidir” diyebilir misin? O zaman iki tane söyleyen olur. Peki, onu nasıl söylersin? Onu dile getirdiğin an bir Var Görünen var demektir ki Allah’ın izniyle ona “BEN” deme yetkisi verilmiştir. Sen o yetkiyle “BEN” dersin. “BEN” etiketini alıp “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir hale yapıştırmak tehlikelidir. Tek şirk budur. Yalnızca bir şirk vardır; “BEN” kelimesini “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir düşünceye, bir yaşantıya, bir iddiaya yapıştırmak. Öyle “BEN” diyen Allah’a ortak oluşturmuş olur.
insan_29_30
İnsan suresi 29-30. ayetler

“Ben teslimim” İnsan-29 âyeti gereğidir. “Biz teslimiz” İnsan-30 âyeti gereğidir.”

Bu iki âyet yan yana. Neden? İnsan-29’u, “Dileyen Rabbine erdiren bir yol tutar”ı duyunca “Ben teslimim” dedin. Bu “BEN” deyişinle “Müstakilen VAR ve Muhtar” bir varlık iddiasında bulunma diye hemen İnsan-30 seni uyarıyor:

“Dileyen Allah’tır. Senin dilemen ‘Dile’ emrimledir. Sana dileme emri ve yetkisi verdim. Benim dilememle diliyorsun.”

Bu başlangıç meâlidir. Bu meâli kabul eden kişi ileri bir nefs mertebesinde olmaz. Ama buradan başlayanın ileride bulacağı cümleler farklı olur. Mânâları değil, yazılışları/söylenişleri farklı olur. Başlangıç çizgisinde kişi “BEN” derken Allah’ın verdiği yetki ve izinle Allah adına “BEN” der, Allah’ın “BEN” demesiyle “BEN” der. Dolayısıyla İnsan-30 onu uyarır; dileyen ancak Allah’tır. Kolay anlaşılması için âyet dışından söyleyelim: Başka dileyen ve başka dilemek yoktur. “Başka” kelimesi algımızı yanlış yönlendirebildiği için kullanırken korkuyoruz. Onu ancak dûniHİ algıyı çok iyi anladığımız zaman rahat kullanabiliriz. İdrak dûniHİ algıdan kurtulmamışsa “başka” kelimesi o idrakı dûniHİ koltuğuna oturtur, “Başka dileyen yok” dediğinizde, sanki var ama onların dilemeleri kabul edilmiyor gibi anlaşılır. Oysa Allah’ın dilemesi dışında bir dileme olayı yok. Kişinin İnsan-29 gereği dilemesi, Allah’ın dileme örtüsü içerisindedir. Allah’ın dileme örtüsü dışında bir şey yok. Dışı yok.

“Allah’tan başka Müstakilen VAR ve Muhtar yoktur” hali idraken anlaşıldığı zaman “BİZ” demenin çoğul olmadığı görülür.

İnsan-30’daki uyarıyı görüp “Teslimiz” derken kullandığımız “BİZ” Kur’ân diliyle “BİZ”dir. “BEN” derken de Kur’ân diliyle “BEN” diyoruz. Yani bizim “BEN” dememizle, Allah’ın “Sizi BEN yarattım” veya Hz. Mûsa aleyhisselam’a “BEN Benim” derken kullandığı “BEN” aynı “BEN”dir; Allah’ın o yetkiden bize de yetki vererek kullandırdığıdır, farklı bir “BEN” değildir. Dolayısıyla, “BEN” dememiz Kur’ân’ın “BEN” demesinin aynısıdır. Zâhiri mânâda bir ileri geçmiş olduk. “BEN” dememiz de, “BİZ” dememiz de böyledir. Bizim söylediğimiz “BİZ” Kur’ân’ın “BİZ” dediği ile aynıdır. Ancak bu mânâ ne zaman böyle anlaşılır? DûniHİ algı kalkmışsa! “Allah’tan başka Müstakilen VAR ve Muhtar yoktur” hali idraken anlaşıldığı zaman “BİZ” demenin çoğul olmadığı görülür. “BİZ” derken cemaatte zâhiren bir çokluktuk, önce ona “BİZ” dedik. Mânâda biraz içeriye girdiğimizde gördük ki Kur’ân’daki “BİZ”i söylüyoruz. Kişide dûniHİ algı kalktığı zaman “BİZ” derken anlar ki, öyle bir çokluk yoktur. Çokluk “Müstakilen VARLAR” demektir, “Müstakilen VAR” olanlar çokluk yapar. Bir “Müstakilen VAR ve Muhtar” vardır, O da Allah. Tüm yaratılanlar O’nun ilminde. Başka “Müstakilen VAR ve Muhtar” YOK. Öyleyse çoğul olamaz! “BİZ” tekildir, tektir. Bu idrakla bakan, Allah’ın lûtfuyla Kur’ân’daki anlamıyla “BİZ” demiş olur. “Allahım sadece sana kulluk ederiz, sadece senden yardım dileriz” derken de, hayatta zâhiren “BİZ” derken de, Allah onu bize bir lûtuf ve hediyeyle Kur’ân’da kullandığı “BİZ” mânâsıyla kullandırıyor. Bir benzetme yapacağım, lütfen mânâyı alıp örneği kaldıralım. Henüz çok küçük bir yavru düşünün. Babası ona evde  oynasın diye bir araba almış, “Ğınn ğınn” diye diye evde onu sürüyor. Ama babasının arabasını da sürmek istiyor. Babası onu bir gün direksiyona oturttu, oraya hediyeten oturdu. İşte biz de öyleyiz. Allah’ın Kur’ân’da “BİZ” demesinden hediye olarak “BİZ” deriz. Normal hayattaki “Biz”, çocuğun arabasıyla “ğınn ğınn” yapması gibi oyuncak “Biz”dir. Bakarız  çeşitli çokluklar var, onları yan yana  getirip “Biz” deriz. Veya tek durur “Ben” deriz. Onlar dünya evindeki oyuncaklarımız. O “BİZ” deyişin aslı bize hediye ve o çoğul değil. Allah’a yönelirken “BEN” dememiz de Allah’ın lûtfu ve emriyledir, izin verdiği içindir. Allah’a karşı “BEN” demek ne haddine! Ama sana izin verdi. O “BEN” deyiş, bizim birbirimize “BEN” dememiz gibi değildir.

“BİZ” de öyle. Kur’ân’daki “BİZ” tevhid dilinin kesret âlemindeki “BEN” demesidir. Allah’ın tevhid dilinde “BEN” demesiyle, kesret dilinde “BİZ” demesi aynıdır, ikincisi çokluk değildir. Normal hayatta “Biz” derken çokluk düşündüğümüz için âyetlere mânâ verirken de onu çokluk sanıyoruz. Bu yüzden, tefsirlerde, yorumlarda “BİZ”i çokluk olarak anlatabilmek için bir sürü  müstakil  varlık uyduruluyor, “Allah işlerini yaparken bir çok şey kullanır gibi” çokluklar anlatıyor. Bu dûniHİ algıdan sıyrılamamış idrakın anlatımıdır. Oysa biz, Allah’ın kullandığı “BİZ” tâbirini lûtfu ve izniyle, bize yani Halifetullah dediğine verdiği hediye olarak kullanırız. Ki o tevhid dilindeki “BEN”in kesret âlemindeki karşılığıdır, aynı mânâdır.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından