Kelime-i Tevhid’in hayatını yaşamaya tâlibiz

أعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم

“Sürekli “Lâ ilahe İllallah” algısında bulunmak, bunun gayretinde olmak bizim için çok önemli bir zikrullahtır.”

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”in iyi anlaşılması, anlaşıldıktan sonra üzerine bilgi konulması çok önemli, çünkü orası başlangıç. Şöyle ki; “Sen Tanrı mısın?”, “İnşirah”, “FATİHA ile fetih” ve “Aşağıların Aşağısı” kitapçıklarında anlatmaya çalıştıklarımızın tamamını birisi tam öğrenmiş, tam kavramış olsa nefs mertebesinde ilerlemiş veya bir yere gelmiş olmaz, ancak bu işe başlama çizgisini tanımış olur. Bu iş bu kadar önemli. Ve biz bu işe bu kadar uzak yaşıyoruz, bu işi aslından bu kadar uzak biliyoruz. Bu yüzden biz başlangıç çizgisine gelmeye çalışıyoruz. Bütün bu paylaştıklarımızı tam kavrasa kişi ancak başlama çizgisine gelmiş olur. O çizgiye gelince elbette algı çok önemlidir. Esasın algı olduğunu, algının bizi yönettiğini, ne zaman algıyı biz yönetirsek o zaman kazanacağımızı “Aşağıların Aşağısı” kitapçığında paylaştık, “Kurtuluş Yolu” bölümünde bunu genişleterek anlattık.

Algımızı Billâhi anlamda tutabilmek için bazen yan yana gelip üç dört saat birlikte ders yapıyoruz. Ama dışarı çıkıp hayata döndüğümüzde ders devam ediyor. Hangi ders? “Silin” dediğimiz algıyı kuvvetlendirecek ders devam ediyor. Günün tümünü ele aldığımızda, birlikte tefekkür yaptığımız üç dört saat dışında kalan saatlerde dışarıdaki konuların dersini yapıyoruz. İşimiz bu kadar zor. İnşâAllah Rabbim kolaylaştırır, zafer ve başarı nasib eder. Hayat burada yaptığımız dersten daha baskın, daha cazip, maalesef. Dışarıdaki dersin cazibesine kapılmamak lazım, esas mesele o. Öyle olunca, sürekli “Lâ ilahe İllallah” algısında bulunmak, bunun gayretinde olmak bizim için çok önemli bir zikrullahtır.

“Biz Kelime-i Tevhid’in hayatını yaşamaya tâlibiz, kuryeliğine değil. Öyle olunca mânâsını bilmek, onun sahibi olmak, hatta o olmak önemli oluyor.”

Lâ ilâhe İllallah Kelime-i Tevhidi birinci derecede önemli zikrullahtır, fakat tefekkür ederek söylenirse. Sadece söylemenin de sevabı var ama şöyle: Çok önemli, çok değerli bir mücevheri taşıyan birisini düşünün, ne taşıdığından haberi yok, kuryelik yapıyor, bir yerden alıp bir yere götürüyor. Taşıdığı önemli olduğu için elbette taşıyan da önemlidir, önemli bir şeyin kuryeliğini yapıyor. Ama kurye! Ne taşıdığından habersiz! Eğer Kelime-i Tevhid’in ne demek istediğini kavrayamaz ve onu hayatımızda fiillere çevirmezsek kurye gibi oluruz. Elbette kuryeye de bir ücret verilir, çünkü taşıdığı değerli. Ama bizim tâlibi olduğumuz şey bu değil. Biz Kelime-i Tevhid’in hayatını yaşamaya tâlibiz, kuryeliğine değil. Öyle olunca mânâsını bilmek, onun sahibi olmak, hatta o olmak önemli oluyor.

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”i de sadece söylemenin öyle büyük bir sevabı var ki evrende, anlayabilmemiz mümkün değil.”

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” Kelime-i Tevhid’e ait bilgileri kuvvetle içermektedir. Bir de, “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” idrakı, insanların soracak birini bulamadıkları, bulsalar sormaya çekindikleri veya sordukları zaman kendilerini tatmin edecek cevaplar alamadıkları kader konusunu anlayabilmenin temelini oluşturacaktır. Biz bu âyetin bizim için değerini bilmiyoruz, Rabbimiz tarafından öğretilmiş bazı söylemlerin öneminin çok farkında değiliz. Bu çok doğal. Zaten görevimiz onun önemini anlamaya çalışmak. Onun önemini bilerek doğsak, öyle yaşıyor olsak yapacak uğraşacak bir şey kalmaz ki. Önemi bilinmeyince Fâtiha okumak nasıl düşünülüyor? Kişi bir topluluğa girdi, hayr yapması gereken bir şahıs gördü, cebindeki imkâna göre ona bir şey verdi. İşte biz “Fâtiha okuyalım” denince Fâtiha’yı böyle bir şey verir gibi okuyoruz, Fâtiha okumayı böyle sanıyoruz. Değerinden, cümlelerinin ne ifade ettiğinden çok haberdar değiliz. Okudun mu? Okudum. Bu, esas anlamı yanında çok basit kalan bir Fâtiha’ya yaklaşma biçimidir. Biraz uç bir örnek vereyim. Fâtiha’yı ezberlemiş önemli birisinin bir cenazeye katılması gerekti, geldi, katıldı. İmam efendi “El Fâtiha” dedi, o da Fâtiha’yı okudu. Önemli biri olduğu için röportaj yapıyoruz; “Ne okudunuz?” diye sorduk. “Fâtiha okudum” dedi. Ama yaşantısı Fâtiha’ya hiç uymayan birisi, hatta Fâtiha’da önerilen yaşantının düşmanı. Ama Fâtiha okudu. Dedik ki, “Fâtiha okurken bir talepte bulundunuz, ‘Allahım beni indinde doğru olan yola ilet’ dediniz, farkında mısınız?” Terlemeye başladı, “Nereden çıktı, öyle bir şey mi söyledim?” dedi. Talep ettiği şeyin farkında değil. Hatta diyelim ki Rabbim lûtfetti, ona gelip soranlar melek, dileğini hemen yapacaklar, yani Fâtiha okurken talep ettiği hal önüne ikramiye olarak gelmiş. Böyle olsa bile istemez. Ama Fâtiha’yı alışkanlıkla okuyoruz, farkında değiliz. Elbette sadece okumakla oluşan da bir sevap var. O sevabı anlayabilmek için bir örnek verelim. Bu örneği ileride tekrar göreceğiz. Algımızın Rahmâni olabilmesi, Hakk yoldaki gerçeklere ve Billâhi anlamındaki îmana uygun olabilmesi için bir çok mânâyı tekrar edeceğiz. Zorluğumuz algıyla alakalı olduğundan çok düşünmek, çok hayallemek ve çok tekrar gerekiyor.

Hristiyanların Hz. İsa aleyhisselâm’a “Allah’ın oğlu” demeleri yüzünden Meryem Sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: “Öyle bir iddiada bulundular ki neredeyse yer yarılacak, gök delinecek, dağlar fırlayacak.” O iddia nedeniyle anlatılan manzara kıyâmetin tanımı gibi. Demek ki iddiaları o derece sakıncalı, Rabbimiz o derece razı değil. Hz. İsa aleyhisselâm’a “Allah’ın oğlu” deyip onu tanrı ilan etmek böyle bir günah. Buna mukabil İhlas Sûresi bize “Lem yelid ve lem yûled; doğurmamış ve doğurulmamıştır” âyetini öğretir. Bu âyeti söylemek, en azından o günahın karşılığı bir sevaptır. İhlas Sûresi’nin “Lem yelid ve lem yûled” âyetini tasdik ederek söylememizin sevabı en azından onu dengeleyecek kadardır. Kıyâmeti kopartacak derecede bir günah ve onun zıddı bir sevap. “Lem yelid ve lem yûled” demekle oluşan en azından budur. Kur’ân’dan öğrendiğimiz bir kural var, mü’min bir iyilik yaparsa en az on kat sevab alır. O zaman bu sevabı en az onla çarpalım. Mescid-i Nebevî’de binle, Kâbe’nin yanında yüz binle ayrıca çarpalım. Sadece o bir âyeti söylemekle edindiğiniz sevap budur. Rabbimizin merhameti. Bunların farkında değiliz, söylüyoruz. İhlas Sûresi’nin tamamını söylemek çok daha başkadır. Bu sadece bir âyeti.

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”i de sadece söylemenin öyle büyük bir sevabı var ki evrende, anlayabilmemiz mümkün değil. Allah katında bu kadar makbul bir sığınış. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” demenin değeri asıl ne zaman anlaşılacak? Cebinizdeki paranın kıymeti ne zaman anlaşılır? Alışverişe gittiniz, cüzdan yok, unutmuşsunuz. Sepeti doldurdunuz, başka ihtiyaçlarınız aklınıza geldi bir sepet daha doldurdunuz. Kasaya geldiniz ki cüzdan yok, hiç bir belge yok. Birden değerini anladınız. Doldurduklarınız boşa gitti, hepsini bıraktınız. Kasada anladınız ki esas mesele sizin belgeniz. İnsan hayatta da rastgele yaşayarak “Şunu da bunu da” diyerek sepeti dolduruyor. Markette dolaşırken serbestsiniz, “Bana göre şu da” deyip sepeti doldurabilirsiniz. İnsan cebine göre değil de “Bana göre” diyerek yaşıyor, kafadan yorumlarla sepeti dolduruyor. Ama Mâliki YevmidDiyn’in karşısına geldiğin zaman bakacaksın ki belge yok.

“İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” derkenki mânâya uygun boyun bükebilmek lazım. O boyun büküklüğünün mükâfatı hem yaşarken hem ahirette fazlasıyla inşâAllah alınacaktır.”

“Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım dileriz” diye meâllendirilen “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” hem dünyada hem ahirette işimize yarayacak önemli bir belgedir. Hesap günü sadece bu geçerlidir. Oysa, bunu söylüyorsunuz diye dünyada kimse size “aferin” demiyor, hatta kınayanlar oluyor. Gerçek söyleyenlerin seçilebilmesi için dünyada böyle olması lazım. Ama “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn”in nasıl önemli olduğu, geçerli tek belgenin Kur’ân, geçerli tek şeyin îman olduğu o gün belli olacak. Önemini burada fark edebilmemiz lazım. Özellikle salâtlarımızda “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” derken en azından çok önemli bir şey söylediğimizi bilmek lazım. Fâtiha’yı bitirdiğini “Âmîn” dediğinde fark eden hali yavaş yavaş azaltıp yok etmeliyiz. Fâtiha’da önemli bir şey söylediğimizin farkına varmalıyız. Paylaşacağımız konularla birlikte onun mânâsını idrakımıza doldurmak, doldurmak, doldurmak, sonra onları nanoteknolojik bir molekül haline getirip bütün o mânâları hızlıca düşünüp o hale bürünen, o öneme ve oradaki mânâya göre boyun büken bir hale ulaşmak öyle önemli ki, lütfen bir rekatta da olsa bunu başarmaya gayret edelim. Yaptıkça Biiznillah kolaylaşacaktır. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn” derkenki mânâya uygun boyun bükebilmek lazım. O boyun büküklüğünün mükâfatı hem yaşarken hem ahirette fazlasıyla inşâAllah alınacaktır.

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

“Tâlibin başlangıç çizgisi” kitapçığından